Savaş bizim kaderimiz miydi?

Abone Ol

Üniversitede okuyan bir genç şöyle bir soru sordu:  Neden katliam ve savaşlar bizim topraklarımızda ortaya çıkar, neden bizim çocuklarımız katledilir anlamak mümkün değil. Batı’da çocuklar ölmüyor, katliamlar yapılmıyor, evler yıkılmıyor, şehirler işgal edilmiyor ama bizim coğrafyamızda kan ve gözyaşı hiç dinmiyor… Peki neden? Savaş bizim kaderimiz mi? Bu soruyu hepimiz soruyoruz ancak hâlihazırda çözüm olabilecek bir neticeye ulaşmış değiliz. Zira küçük meseleleri dahi devleştirerek birbirimize düşüyor ve direncimizi kaybediyoruz. Peki neden? Ne yapmalıydık da yapmadık? Nerede ihmalkâr davrandık? Nerede sustuk? Bilmiyorum…

 Ayaklarımızda derman kalmadı ve yenilgiyi kabullenmiş gibiyiz. Fakat olayların hikmetini bilemeyiz, görünene anlam verebiliriz ama görünmeyenin sırrını kavrayamayız. Bu bir yenilgi mi yoksa direnç kazanmamız için Allah’ın bahşettiği bir süre mi bunu anlayamayız. Elbette başımıza gelen her şey bizim hatalarımızın, ihmalkârlığımızın ve tutulduğumuz tefrika hastalığının sonucunda gerçekleşiyor… Fakat şunu da biliyoruz ki düşmanın sergilediği şiddet ve zulüm zafer değildir. Zira zafer zulümle gerçekleşmez, zafer erdemli yüreklerin bağrında gerçekleşir. O nedenle kaba kuvvetle işgal edilen coğrafyamızın erdemlerle yeniden fethedileceği günler gelecektir buna yürekten inanıyoruz.

Rabbimiz isterse denizi yarıp Musa’yı kurtardığı gibi ıssız çölleri okyanuslara dönüştürüp,  zalimleri bir çırpıda boğabilir, ancak O bizim mücadele etmemizi istiyor. Fakat ne acıdır ki, Müslümanlar tutuldukları tefrika hastalığından kurtulup bir araya gelemiyorlar. Bu da doğal olarak düşmanın işini kolaylaştırıyor. Adam dünyanın öbür ucundan kalkıp geliyor, bizim coğrafyamızda üsler oluşturuyor, buraya yerleşiyor ve bizim çocuklarımızı kullanarak illegal örgütler oluşturuyor ve onları kullanarak topraklarımızı işgal ediyor. Peki nasıl? Hangi cesaretle yapıyor bunu? Ne yazık ki, birbirlerine düşen Müslümanlar farkında olmadan düşmanın güçlenmesine neden oluyorlar.

 Batı’nın İslam coğrafyasında oluşturmak istediği bir Müslüman prototipi vardı ki, küresel medya ağlarını kullanarak fertlerin zihinlerine iyi Müslüman, kötü Müslüman algısı pompaladılar ve bu konuda hedeflerine ulaştılar. Buna göre ideal olan Müslüman, ota suya dokunmayan, dini dünya işlerine bulaştırmayan, çağdaşlığın normlarına göre yaşayabilen fakat gerektiğinde namazını kılan, orucunu tutan ve Allah peygamber diyen bir Müslüman prototipiydi ki, köklerinden koparılan bir toplumda bu çarpık anlayış hemen kabul gördü. Ve küresel medyanın da etkisi ile kimliğini oluşturamayan, tutarsız, dengesiz, değerlerine karşı yabancı kalan sığ nesiller ortaya çıktı. Bu kişiler Kur’an’ı cenazeden cenazeye açtılar, İslam’ın asli ilkelerine karşı savaştılar ve bir Batılı gibi yaşadılar ve öyle de düşündüler. Batı’nın tehlikeli gördüğü Müslüman prototipi ise dini asıl kayağından öğrenen, İslam’ın hayatın her alanına hükmedecek bir din olduğuna inanan ve Resulullahı örnek alan Müslüman prototipiydi ki, Batı onları cihatçı, tehlikeli kişiler olarak lanse etti. Ne yazık ki yerli işbirlikçilerini de buna ikna ederek Müslüman halkları birbirine düşürdü. İmanlı ve bilinçli Müslümanlar tehlike olarak gösterildi ve düşman ilan edildi. Bu çarpık yaklaşım Müslümanları birbirlerine yakınlaştıran sevgi ve şefkat gibi değerleri zayıflattı ve inananlar bir araya gelip sorunlarına çözüm üretemez hale geldiler. Bu durum düşmanı fazlasıyla memnun etti ve cesaretlendirdi. Müslümanlar ise kandırıldıklarının farkına varamayıp birbirlerini vurmaya devam ettiler ve hâlâ da etmekteler…