Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber yeni bir düşman olarak
İslam dünyasını hedef tahtasına oturtan Batı’nın şer güçleri, bu niyetlerini
İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın “düşmanın rengi artık kızıl değil yeşil”
sözleriyle açık etmişti. ‘80’li yıllarda bir “senaryo” olarak masaya konan ve
geçen zamanla birlikte gerçeğe dönüşen Büyük Ortadoğu Projesi, hedef tahtasına
İslam dünyasını koyan Batı’nın harekata geçişinin startını verdi.
İslam dünyasını, öteden beri süregelen iğrenç bir
sömürgeci anlayışla, her daim kafa kolda tutmaya gayret eden ve maalesef
işbirlikçi idarelerden kendilerinin desteklediği kirli iç çatışmalara,
savaşlara kadar türlü çeşitli araçlarla bu amacına ulaşan Batı, BOP ile bir kez
daha üzerimize çullandı.
Baştan aşağıya soru işaretleriyle dolu olan ve bir
oldu-bittiyle İslam dünyasının üzerine yıkılan 11 Eylül, yeni düşmanla (yani
İslam dünyası) birlikte yeni dönemin miladı oldu. 22 İslam ülkesinin
sınırlarının veya idarelerinin değişeceği planlarının uygulandığı ilk yer, 11
Eylül’le ilintilendirilen Afganistan oldu. Onu, ‘kitle imha silahları var’
yalanıyla Irak izledi.
Tüm bu işgaller olurken, Türkiye de bütün İslam alemi
gibi sadece izledi ve hatta Batı’nın yanında yer aldı. Batı ile aynı safta yer
alıp “aynı amaçlara” yönelik hareket eden Türkiye, Afganistan işgalinde Batılı
askerlere “kalkan” olma görevini üstlendi. AKP’nin göreve geldikten sonra
karşılaştığı Irak işgalindeki tutumu da farklı olmadı. ABD’nin işgali için
Meclis’ten tezkereyi bir “yol kazası” neticesi çıkaramayan AKP hükümeti,
İncirlik’ten yapılan binlerce sortiyi ise sineye çekti. (Sortilerin tam
rakamını AKP Genel Başkan Yardımcılarından birisi çok iyi bilmektedir ve vakt-i
zamanında dilinden düşürmemiştir)
Bu arada, Türk dış politikası, ABD’nin bolca övgüleri ve
arkadan ittirmesiyle temelsiz bir iddia ve özgüvene kapıldı. ABD’nin bölgeden
peyderpey çekilme planları içerisinde “güvenilir bir mutemet” göreviyle karşı
karşıya kalan Türkiye, bunu “bölgesel liderlik” gibi pazarladı. Ancak ne
söylemde, ne de fiiliyatta bu iddia tutmadı. Büyük bir iddiayla ortaya konan
“sıfır sorun” politikası, fiyaskodan başka bir şey üretmediği gibi Türkiye’nin
birçok meseledeki “kırmızı çizgilerini” de tuz buz etti. Misali Kuzey Irak’ta
bir oluşumu 10 sene öncesine kadar “kırmızı çizgisi” sayan Türkiye, bugün o
yapıyı neredeyse bölgedeki yegane ve en güvenilir müttefiki sayacak noktaya
geldi. Üstüne üstlük, Musul ve Kerkük gibi ecdad yadigarı şehirlerin demografik
yapıları göz göre göre değiştirilirken sadece seyreden Türk dış politikası,
oralardaki Türkmenlere de sahip çıkamadı.
Hemen hiçbir konuda kafası net olmayan ve Batı
ittifakından farklı bir adım atamayan Türk dış politikası, bir yandan “lafta”
İsrail karşıtı mesajlar verirken, fiiliyatta ise Türk-İsrail ticaret hacmi
devamlı arttı. Mavi Marmara katliamının hesabını soramayan Türkiye, İsrail’in
OECD üyeliğini “veto” bile edemezken, İran’ın tüm uyarılarına rağmen “İsrail’in
güvenliği” için Kürecik’e NATO radarının kurulmasına göz yumdu.
Libya’nın işgaline “NATO’nun ne işi var ” dedikten 3 gün
sonra bizzat katılan Türkiye, Fransa’nın Mali işgaline de “işgal” demekten
korktu ve “ihtilaf” ifadesiyle zevahiri kurtarmaya çalıştı. Daha doğrusu,
kendine yakışanı yaptı ve yine hiçbir şey yapamadı.
Birkaç yıl öncesine kadar “can ciğer oldukları” (sanki
son birkaç yılda diktatör olmuş gibi) Esad’la savaşın eşiğine gelip ve İsrail’e
yarayacağı gün gibi aşikar olan bir savaş çıkarabilmek için her şeyi yapan Türk
dış politikası, Suriye’den gelebilecek füze tehdidi bahanesiyle NATO’nun
Patriotlarını ve askerlerini Kurtuluş Savaşı’nın “kahraman” ve “gazi”
şehirlerine koydu en sonunda.
Kendi kendisini savunmaktan bile aciz bir ülkeye ve onun
bu durumlara sürükleyen bir dış politikaya “topal ördek” mi demeli, yoksa
“şaşkın ördek” mi