Uluslararası ilişkilerde müzakere esastır. Herhangi bir konuda ihtilaf vaki olmuşsa yapılması gereken, ihtilafın müzakere edilerek bir uzlaşıya varılmasıdır. Ancak bazı sorunların çözümünde müzakere sürecinin işlemediğini de görüyoruz. Daha çok emperyal motivasyonla hareket edenlerin ortaya çıkardığı sorunların çözümü için müzakere sürecinin pek geçerliliği yoktur. Çünkü ortada müzakere edilebilecek bir mesele yoktur, tek taraflı bir emperyal beklenti vardır. Böyle durumlarda sorunun çözümü müzakereyi değil güç kullanımını gerektirir. Mevcut dünyada yer alan BM, NATO, AB vb. küresel kuruluşların görünen amacı, bu gücü gerektiğinde kullanmasıdır.
Peki, bu tür kuruluşlar bu amacı hakkıyla yerine getirebiliyor mu?
Bütün devletlerin meşruiyet kaynağı olan BM gibi bir kuruluşun en küçüğünden en büyüğüne tüm devletlere eşit mesafede olması ve kararlarını hiçbir ulusal çıkarı gözetmeden, etnik veya dini kriterlere tabi tutmadan adaletin gerektirdiği şekilde alması gerekiyor. Fakat böyle bir kuruluşun güvenlik meselelerinde aldığı kararların beş ülkenin iki dudağı arasında olması sorunların çözümüne hakkaniyetle ulaşılamamasına neden oluyor. Eşitliğin ve adaletin teminatı olması gereken küresel kuruluş, eşitsizliğin ve adaletsizliğin nedeni olabiliyor.
İsrail’in uyguladığı terör karşısında takındığı tavır bunun en bariz örneğidir. İsrail’in kural tanımaz tavırlarına karşı gücü devreye sokması gereken BM’nin uygulayabildiği yegâne yaptırımın kınama olması, söylediklerimizi doğrulamaktadır. O yüzden BM gibi ayrıcalık üreten, NATO gibi düşman konsepti üzerinden varlığını inşa eden, AB gibi belirli coğrafyanın çıkarlarını merkeze alan kuruluşların dünyanın bütününe fayda sağlaması mümkün gözükmüyor. Bu yüzden Müslümanların bu dengeyi sağlayabilecek ortak adımlar atması bir zorunluluk olarak durmaktadır. Ne yazık ki, Müslüman dünyasında var olan gerçeklik de bu zorunluluğu desteklemiyor.
Müslüman coğrafyanın merkezinde pervasızca zulüm yapabilen bir şebekenin varlığı gerçekten Müslümanlar için utanç vericidir. Sorumluluğu omuzlarına alması gerekenler ya karşı tarafın yükünü taşıyor ya kendi yükünü omuzlamak istemiyor ya da yükü başkalarının omuzlarına atma telaşında. Kişisel hesaplar, ulusal çıkarlar, etnik parçalanmışlık ve mezhepsel nefret İsrail’i cesaretlendiriyor. Irkçı emperyalizm bu durumu derinleştirmek için elinden gelen bütün kozları oynarken; ne yazık ki, Müslümanlar da buna fırsat veriyor.
Son yaşanan çatışmalardan ilham alarak şunu ifade edebiliriz ki; küçük ya da büyük kim bu cesareti kıracak adımlar atarsa atsın dinine, mezhebine, etnik kökenine ya da cinsiyetine bakmadan vicdanlarda hak ettiği değeri görmelidir. Körfez ülkelerinin İsrail’in yanında konumlanmasına, ülkemiz dâhil diğer Sünni ülkelerin kınamayı geçmeyen tepkisine karşın İran’ın vekâleten Yemen’in direkt İsrail’e fiili tepki vermesini mezhepsel kaygıyla yok saymaya çalışmak, bu tepkileri küçümsemek tam da ırkçı emperyalizmin yalnızlaştırma politikasına katkı sunuyor. Bundan cesaret alan İsrail’in İran üzerinden meydan okuyarak direniş hattını yok etmeye dönük üst perdeden yaptığı hamlelere karşı İran’ın bizzat verdiği fiili karşılığı önemsemek gerekiyor.
Bugün mezhep taassubuyla direniş hattına burun kıvıranların yarın bu direniş hattına ihtiyaç duymayacaklarının bir garantisi yok. Çünkü ırkçı emperyalizmin emellerinde hepimize düşen bir pay var. Eğer ki, bu kötü emelleri boşa çıkarmak istiyorsak “Sarı Öküze” sahip çıkmamız gerekiyor. Bunun için tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte hareket edebilme kabiliyetini göstermeliyiz. Sadece Müslüman coğrafyayı değil, tüm mazlum coğrafyaları bu birlikteliğe dâhil edebilmek insanlığın geleceği için önemlidir.