Daha yeni yazdım tükenmeyen fetişleri,
Fakat mümkünü yok tükenmemekte.
Yaşantımızın tümüne yayılıp, mazlumları zehirleyebilmekte.
Okuduğum lise, İstanbul’un en eski kız lisesi idi.
Öğretmenler de adeta cumhuriyetin ilk nesli yaşlı hanımlardı.
Çok önemli bir takıntıları vardı;
“İstanbullu olmak”.
Şimdi yok sanırım, eskiden parasız yatılı sınavı kazanıp Anadolu’dan okumaya gelirdi öğrenciler.
Anadolu kızlarını bir suçlu gibi sınıfın en arkasında otururlardı.
En ön sıralar şehrin yerli kızları tarafından kapılmış, kimseye bırakılmazdı.
Gelen kızlar öğretmen, doktor, hemşire, memur çocuğu olsalar dahi ikinci sınıf muamelesi görürlerdi.
Sırf Anadolu kökenli olduklarından.
Bunu en fazla başlarına vuranlar da, aklı başında olması gereken yaşlı öğretmenlerdi.
Kızlar değil hata yapmak en ufak bir bilgiyi eksik söylediklerinde kıyamet kopardı,
“Ama bu kadar da olmaz ki, geldiğiniz Anadolu şehrinde çok boş bırakılmışsınız, bakınız ben İstanbul kızıyım, buralarda bu eksiklik çok ayıp karşılanır.”
Kıpkırmızı olan kızlar bir daha konuşmaya cesaret edemezlerdi.
Sonra ne mi olurdu, yerli kızlar ağızlarını açar,
Anadolu çocukları en güzel üniversitelere yerleşirdi.
Bu olay öğrenciyle kalmaz, meslektaşlarını da ezme yarışına dönerdi.
Anadolu’da okuyup tayinleri bizim liseye düşen öğretmenlerin aksanları, sırtlarında büyük bir kambur görülürdü.
Bir düşmanlık, selam vermeme, küçük görme, mobbing.
“Edebiyat fakültesi bitirmiş ama neye yarar, daha Türkçeyi güzel konuşamıyor”, öğrenciye bu tür cümlelerle öğretmenin arkasından konuşulur hatta bir suç gibi yüzüne söylenir, mahcup düşürmekten zevk alınır, gaddarlıkta sınır tanınmazdı.
Oysa fakültede okuduğu ile kalmış, hiç kitap okumayan İstanbullu öğretmenlerin yanında bu çok okuyan genç öğretmenler farklı dünyalara kapı aralamış, kaliteli yazarların yapıtları ile öğrencilerini çok iyi yetiştirmişlerdi.
Önceki gün Ankara’da bir başka saplantı ile daha karşılaştım.
Özel bir fizyoterapi merkezinde tedavi gören yakınımın bebeği hakkında konuşurken bayan fizyoterapist, önce geldikleri şehri aşağıladı.
Yozgat’tan geldiklerini duyunca, “Ya vah vah, orada kimseyi bulamazsınız” dedi,
Yakınım, “Yok, eve gelen fizyoterapistimiz var, bir de size gelelim dedik”
Yozgat’takinin ismini duyunca, “A tanıyorum” dedi,
Bir suç gibi ağzını büküp, “Ama Kırşehir’den mezun” diye ekledi.
Büyük bir ayıp gibi Anadolu üniversitesini küçümsedi.
Kendisinin Hacettepe mezunu olduğunu gururla belirtti.
Ne ki bir saatlik seansın yarım saatini bebeği kucağında oturtarak laf kalabalığı ile geçiştirdi,15 dakikada oyuncak bebek üzerinde gösterdi hareketleri.
45 dakikada bitirdi.
Giderken ücreti olan bin lirayı aldı.
Haftanın beş günü gidecekti aile.
Lakin Hacettepe ile övünen kadın, çene çalarak, 15 dakika da seanstan çalarak, bebeğe hiç hareket yaptırmayarak zamanımızı da çalmıştı.
Beğenmediği Kırşehir mezunu fizyoterapist, bir saati 15 dakika daha uzatıyor, bebeğin daha iyi olan ikiz kardeşine de yarım saat terapi yapıyor ve haftada üç gün gelip iki gün parası alıyordu.
Seans ücreti 500 liraydı.
Biri 4,5 saati aşkın seansa bin lira alırken,
Diğeri terapi yapmadığı 45 dakikaya bin lira almıştı.
Çene çalan kadın bebeğe tek hareket yapmazken,
Kırşehir mezunu fizyoterapist, bir yağlı güreşe hazırlar gibi çocuğun her yanına bebek yağı ile masaj yapmakta, giderken de kan ter içerisinde kalmaktaydı.
Şu saplantıları bıraksanız artık.
Kim işini daha iyi yapmakta, ona baksanız.