Bir siyasi partinin tutarlı ve düzgün bir siyasi çizgi izlemesi gerçekten de sağlam bir ilkesel temel ve o ilkeleri içselleştirmiş kadrolara sahip olmasını gerektiriyor.
Bu da yetmiyor, o siyasi partinin adına siyaset yaptığı toplumun önemli bir kısmının da bu ilkelere sahip çıkması, en azından önemsemesi icap ediyor. Konjonktürel gelişmeler bir partiyi doğru adımlar atmaya yöneltse bile, sözünü ettiğimiz ilkesel temel hem parti açısından hem de kitleler açısından zayıfsa, dalgalanmalar, sapmalar kaçınılmaz oluyor. Tıpkı şu anda, AK Parti hükümetinin kaçak Ermeniler meselesinde takındığı tutumla bir çuval inciri berbat etmesi gibi...
"Sen şunu yaparsan ben de bunu yaparım" tavrı ne devletler için ne kurumlar ne de kişiler için doğru olamaz. Her devlet, her kişi, kendi ilkeleriyle, kendi değer sistemi, kendi etiğiyle bağlıdır, bağlı olmalıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, o kendi doğruları içinde davranmak, kendi kendiyle tutarlı olmak zorundadır. Bazen "milli çıkar" adı verilen şeyle çelişir görünse bile... Unutmamak gerekir ki, dünya politikasında yükselen trend ahlaki zemine dayanan yeni bir siyaset tarzı talebidir. Artık ulus-devletlerin ahlaki hiçbir kaygı taşımayan ve ulusal çıkarlara uygun düştüğü sürece siyasette her aracı kullanmayı mubah gören tavrının "çağ dışı" kaldığı bir dünyaya doğru ilerliyoruz.
Tezkere krizini hatırlayın. O oylamada Meclis, "milli çıkar"ı değil; ABD gibi bir süper güçle arayı bozmayı da göze alarak, doğru, ahlaki ve adaletli olan tutumu tercih ettiği için dünya çapında prestij kazandı. Tayyip Erdoğan "one minute" çıkışıyla İsrail yönetiminin düşmanlığını üstüne çekmeyi göze alarak, İsrail saldırganlığına karşı çıkan bütün halkların vicdanı olabildiği için bütün mazlumların yüreğine yerleşebildi... Kaldı ki zaman, adaletli ve ahlaken doğru siyasi tutumun uzun vadede milli çıkarlara da en uygun yol olduğunu gösterdi.