Piyanist, Türkçe olarak piyano sanatçısı ya da piyanocu Fazıl Say ın bir Alman gazetesinde çıkan söyleşisi, medyada yayımlanmasıyla şiddetli tartışmaları başlattı. Birkaç yıl önce OrhanPamuk un sarf ettiği sözler ile Say ın dile getirdiği duyguları alttan alta ilişkilendirmeye bile çalışıldı. Oysa Pamuk, özellikle vurgulama gereği duyduğu sanatçı kişiliğinin ve genel olarak sanatın gözetme durumunda olduğu üslubun yoz ve hoyrat kullanılma örneğini sergilemişti. Say, göründüğü kadarıyla tavır alışını, sanatçı kişiliğinin doğal bir yansıması olarak korudu. Ancak, ileri sürdüğü görüşler ya da konuşmasında başat unsurlar olarak ortaya çıkartılan hususlar, sanatın ilgi alanında tutulsalar bile, tutarlılıkları kendiliğinden tartışmayı davet edici niteliktedir.
Say ın konuşmasının ve bu bağlamda patlak veren tartışmaların sürükleyici teması, ülkeyi terketme, bir anlamda gönüllü sürgünlüğe zorlanma "dichotomie" (ikilemi, çatallaşma)sinde düğümleniyordu. Çatallaşma sadece terketme ya da gönüllü sürgünlük arasında değil, terketme yargısıyla, bu yargıya delil olarak gösterilen nedenler, olaylar arasında da ortaya çıkıveriyordu.
Sanatçının, aynı zamanda aydın veya düşünür ya da bilim adamının ahlâkî sorumluluğu sözkonusu edildiğinde, kuşkusuz "dichotomie"nin yanında sanatçı, düşünür, bilim adamı, kısacası aydın kişiliğin derinden sorgulanması, nefyedilir duruma getirilmesi ayrı bir sorundur. Ama ana bir sorundur.
Sokrates i, İmam-ı Azam Ebu Hanife yi, Gelileo yi ya da Bruno yu burada hatırlatmakla yetinelim.
Elbette Say ın kararı ve kararına dayanak olarak aldığı nedenleri, eşdeyişle gerekçesini tartışma durumunda değilim. Bundan hareketle şöyle bir sonuç çıkartılmak istenmesi de, mantık gereği, tutarlı sayılamaz. Dolayısıyla Say ın, bir sanatçı olarak alacağı karar ve dayanak göstereceği nedenler onun öznel (subjective) algı dünyasını içkindir. İsterse bu karar ve gerekçeleri medya aracılığıyla kamuoyuna açıklanmış olsun, yine de nesnel olma mahîyet ve niteliği kazanmazlar.
Ne var ki, Say ın bu açıklamaları hızla taraftar olma güdüsünü, deyim yerindeyse "histeri"sini ateşleyiverdi. Hele iktidar partisine mensup bir milletvekilinin, aynı zamanda iktidar partisinin yetkilisi konumunda olan bu kimsenin, Dengir Fırat ın sözleri ve değerlendirmesi, karşıt tarafını oluşturma kışkırtması yanında, "dehşet" verici nitelikteydi. Biliyorum "dehşet" nitelendirmesi pek hafif bulunacaktır "taraftar" güdüsü olanlarca. Fakat "taraftar" oluşturmadan daha vahim olanı, sanat düşünce, bilim gibi kendiliğinden ve bağımsız olmayla varlık ve ekinliklerini ışıldatabilen salt insani edimlerin; kaba güç, yaldızlı gösteriş ve benliği nefyeden bir düzeneğe dönüşmüş siyasî ikidara zebun, bağımlı kılma "atraksiyonu"dur.
Ne yazık ki, bu bir sorun olarak, bizim sanat ve düşünce dünyamızda kanayan yara benzeri işleyegelmektedir. Kanayan yaranın bedeni olarak, yani sanatçı olarak, Mehmet Akif ten, Necip Fazıl a, Sezaî Karakoç a, özellikle Nuri Pakdil e uzanan derin, gizli, örtülü bir yarık sözkonusudur. Yanlış yargıya temel alınmaması kaydıyla söylemek gerekirse "müslüman" (ne yazık ki başka bir kelime bu durumu tanımlamaya yetmiyor) sanatçı, düşünür ya da aydın, bir bakıma hem içerden, hem de dışardan bu topraklarda "ademiyet"e, varken yoksamaya mahkum edilegelmiştir. Aklının ucundan geçirmediği, sorumluluk bilincini gölgeler diye hayalinde bir "fantazi", sözde bir oyun olarak bile ihtimal seçeneği saymadığı "terketme", "sürgün" konumuyla kuşatılmışlık içinde yaşayagelmiştir. Bir bakıma derin, onulmaz, anlatılamaz, dillendirilemez, fısıldanamaz, asla ifşa edilemez en katı, en sert, en şiddetli, en yoğun sürgünü beden gibi, deri gibi taşıyagelmiştir. Sürgünden de beter bir kahırı yaşatmak zoru ve zorbalığıdır bu. Bir tür "hicret"i olarak görülemez mi bu Müslüman sanatçının aydının
Keşke öyle olabilseydi, demek geliyor içimden, ama biliyorum ki değil. Çünkü "hicret", nasıl olsa bir gün "Mekke"ye, daûssılaya, Karakoç un temel imgelerinden biri olan kavramı ödünç olarak kullanırsak "özülke"ye dönüş ya da varış özgürlük ve umudunu içerir, dahası dirilterek çağrıştırır.
Kaldı ki Müslüman sanatçının, aydının "hicreti"ni içeriden, onun safında durur gibi gözükenler hep dinamitleyerek berhava etmekle meşguldürler.
İsmet Özel in paradokusuyla "Kalkın, gitmiyoruz!"unda hiç değilse bir irade iması vardır. Bu bile değil!