Sanat, doğası gereği, bağımsız olarak kendi varlığını oluşturma durumunda, hatta zorundadır. Bu onu biçim ve özü itibariyle tüm insanî etkinlikte özgü bir tavır almaya yönlendirir. Düşüncenin, bilimin, siyasetin, hatta ticaretin icrasında önceden şöyle veya böyle varolan bir takım kavramlar, ilkeler, kurallar ve yasalar sözkonusu olabilir. Ama sanat, önceden varolur gibi gözüken birtakım kavramları, ilkeleri, kuralları ve yasaları kullanır gibi gözükmesine rağmen, bütün bunları az veya çok dönüştürür, değiştirir, çoğunlukla da korur gibi yaparken bile yeniden kurgular.Bazan da yeniden kurar. Edebiyatçı, ressam, heykeltraş, mimar, oyuncu, küçük istisnalar dışında hep aynı malzemeleri, araçları, çoğunlukla da teknikleri kullanagelmişlerdir. Ama ortaya konulan sanat eseri kendine özgüdür, biriciktir. Fuzuli nin "Leyla ve Mecnun"u diğer yazılanlar ile aynı değildir. J. Marrlow un "Dr. Faust"uyla Goethe nin "Faust"u bütünüyle ayrıdır.
Bu durumu sanatın öznel (subjective)i içkin olma özelliğiyle ifade ediyoruz, doğrudur da. Ne var ki sadece bu özellik ile yetinilirse sanatın varlık nedeni tam olarak açıklanmış olmaz. Aslında öznelliği de içeren ve temellendiren, böyle bir imkânı veren, "bağımsız olma" olarak tanımlayabileceğimiz boyuttur ya da özelliktir. Düşüncede, bilimde de bu özellik sözkonusu değil midir İlke olarak düşünce ve bilimde "bağımsız olma" önşartını içerir. Ancak her ikisinde bunu içselleştirme ve ifade etme, sanatta olduğundan farklılık gösterir. Daha doğrusu bağımsız olmayı simgeleyen ilke farklı bir işleyiş içindedir. Sanat bunu öznellik ilkesine dönüştürürken, düşünce ve bilimde bu nesnellik (objective) olarak ortaya çıkar. Sözgelimi bilim adamı ya da düşünür araştırmaları sonucu ulaştığı "doğru"yu açıklamak yükümündedir. Bilim/düşünce ahlâkı bunu öngörür. Sanat, dolayısıyla sanatçıya böyle bir yüküm atfedemeyiz. Yani yazdığı şiiri, hikâyeyi, romanı veya piyesi, bestelediği şarkıyı, yaptığı tabloyu, yazdığı hattı açıklamasını, yayımlamasını veya sergilemesini, ahlâkî gereklilik olarak bile, hiç kimse isteyemez. Sanatçı bunu bir yükümlülük, meselâ vicdanî bir sorumluluk gibi bizzat kendisine "empoze" etmiş olabilir. Ama bu bile onun öznelliğinin bir sonucudur ve bunu âleni bir hale getirme imkânı da yoktur.
İşte sanatın özelliği, kaçınılmaz olarak, sanatın özünde içkin olan bağımsız olmaya varıp dayanır. Bunun anlamı sanatın, deyim yerindeyse, kendi "iktidarı" (yani bağımsız olması) dışında başka hiç bir iktidarı içselleştirememe yönüdür. Elbette sanat, dolayısıyla sanatçı kendi dışındaki iktidarların farkındadır, onları tanır, tanımak durumundadır, ama onları kendi varoluşunun bir gereği olarak asla kabullenemez, hele hiç içselleştiremez. Ne ki çıngar da bu noktada çıkar, dananın kuyruğu tam da burada kopar. Diğer iktidarlar, özellikle ve münhasıran siyasî iktidar, en azından kendi varlığını göstermek, nüfuzunu ve sultasını, yerine göre meşrulaştırmak, yerine göre pekiştirmek, çoğunlukla da yaygınlaştırmak ve etkinleştirmek için, sanatın göğüne ağmaktan kendilerini alamazlar. Bunun binbir yolunu denerler, bulurlar, uygularlar. Sanatçının zor, varla yok olma sınanması da burada ortaya çıkar. Mitterand helikoptere atlayıp Montherlant ın yaşadığı kırevine giderken, Montherlant da orada dururken, aslında dipten, derinden ve sessiz, ama çetin bir iktidar mücadelesi yapıyorlardı. Daima ve hemen şu sıralarda yapılagittiği gibi. Ritüeller törenler şöyle veya böyle (mesela, ödül verme, kokteyl ya da yemeğe çağırma, yılın, yüzyılın, devletin, bilimem kimin sanatçısı gibi adlandırmalar vb.) düzenlenebilir. Sanatçının ne liği de işte bu durumlarda kendini gösterir ya da köreltir.