Sana kıyanlar utansın, çocuğum?

Abone Ol

Kardan kadının başındaki örtüye takılan örümcek kafa, seni hiç göremedi. Bir sabah karla birlikte uyanan Konya da,

Çöp konteynırının başında, bir poşetin içinde insanlar ekmek atmış mı diye aranıyordun. Bütün poşetlerde çöp vardı; sulu atıklar, kullanılmış tuvalet kâğıtları, hayvan leşleri, kırık leğenler

Sadece ekmek yoktu.

Bir kişi, bir kişi bile mi belki bir kediciğin ya da aç bir sokak köpeğinin bulabilmesi için ekmek bırakmamıştı.

Umutla bir daha boyundan büyük o çöp bidonunun çevresinde dolandın.

Ellerin üşüyordu.

Bacakların donuyordu.

Ama insanların keyfini sürdüğü o karlı kış manzaraları senin canını acıtıyordu.

Açtın.

Hani yarısı çürük de olsa bir portakal bile bulabilme umudu ile bir daha bakındın çöp kutusuna.

Belki kenarı ısırılmış bir elma çıkabilirdi karşına.

Ya da kabukları atılmışsa da sağlam bir ceviz tanesi bulabilirdin.

Veya babanın sana öğrettiği gibi birkaç içki şişesine rastlayabilir yahut bir naylon bidonu ganimet gibi ele geçirip, bir hurdacıya satıp eve ekmekle dönebilirdin.

Türkiye, pencerelerine koşup, sevinçle; " kar yağmış" çığlığı attığı anda.

Anneler kahvaltı masalarını mutfaktan, pencere önüne taşıdıkları bir vakitte.

O gün insanlar uzun uzun,

Konuşa gülüşe,

Rafadan yumurtanın ikinci seansında, tereyağlı ekmeklerine bal sürdükleri anda.

Sen çöp kralı filmine bir sahne çekmek için orada değildin.

Serçe kuşların bile ekmek bulabildiği şu yeryüzünde, o küçük kuşlar kadar da kayırılmış değildin.

Kimse pencere pervazına senin için ekmek bırakmıyordu.

Ki sen denizi bilmezsin.

İstanbul da çocuklar; martılar aç kalacak diye simitlerini alıp deniz kenarına koştular.

Vaniköy de, Kuleli de, Kandilli de çocukların elinden simit kapan martılarla büyükler resim çektirdiler.

Sen kardan bembeyaz kesmiş, yıkanmamış başınla evine dönerken, büyük şehirlerde anneler, çocuklarına kuğulu kurabiyeler yaptılar.

Kimi çocuğunu kapıp, Uludağ a, Kartalkaya ya kayak yapmaya gitti.

Tıpkı ceseti denizde bir gün kalan çocuk işçi gibi kimse seni konuşmayacak.

Bir çocuğun resim gibi boyadığı kardan kadının örtüsünü soracak yaşını başını almış koca koca adamlar.

Ama senin bahsin hiç geçmeyecek, define gibi tehlike arayanlar için.

Dur bakayım, ben senin evini de tanıyorum çocuk.

Rutubetli duvarlarını, yakıtsızlığın benzini sararttığı kardeşlerini, mutfaktaki küflü ekmekleri, gıdasızlığın hastalıklara yol açtığı babanı, yoksullukla bir deri bir kemik anneni.

Sefaleti yok sayanlara, bir define gibi tehlikeden medet umanlara; dur evini anlatayım çocuk.

"Toprak döşeli sofa.

Yırtık bir hasır yaygınız.

Tahta sedir üzerinde eski minderler.

Basık tavan, badanasız duvarlar.

Haftada yarım kilo zeytin ziyafetiniz."

Sıcak yemek pişmeyen bir fakirhaneyi nereden bilecekler.

Tatlıların, çöreklerin tariflerine ne kadar yabancı olduğunu.

Bir gün okula yamasız pantolonla gitmenin ne demek olduğunu hiç anlayamayacaklar.

Ah çocuk; senin ve ailenin, onların sahib olduğu gibi,

Mermer salonlarınızda, acem halılarınız olmadı hiç.

Pahalı tablolarınız da olmadı.

Bahse girerim ki karanfil dadınız da yoktu nesiller boyu.

Tuvalet aynalarınız, fildişi dolaplarınız.

Yılan derisi yastıklarınız.

Bufalo derisi koltuklarınız.

Çin porselenleriniz, gümüş tepsileriniz.

Kitaplığınız da eski yazma kitaplarınız.

Sen altın varakları, minyatürleri, tezhipleri de bilmezsin çocuk.

Dünyaya sadece ekmek peşinde koşmak için getirildiğini sanır, halini kimselere şikâyet bile etmezsin

Üstelik kibar giyimli birini gördüğünde, eski giysilerin için bir suçlu gibi kaçacak delik ararsın.

Hiç utanma çocuğum, asıl seni bu hale düşürenler utansınlar.

Sana kıydıkları için verecekleri hesabı düşünsünler bir.