Salzburg ve Mozart

Abone Ol

Zaman, o vakitler değil. Besili atlarımızın zengin koşumlarla sefere uğurlandığı. Süslü şövalye libasları ile aşık atılan yarışlarda. Üzerinde oturulan pembe incili kaftanların oracıkta bırakılıp, arkaya bakmadan dönülüp gidildiği devirler hiç değil.

Gururun, özgüvenin, değerlere itibarın da fakrü zarureti şimdi. Kâkülleri gözlerini örtmüş beyaz benekli atların çektiği arabanın peşisıra durup bakıp da, bir süre; o frenk şehrinde. Barok ve gotik mimarinin örneklerini gel de müstehzî bakışlarla süzme. Belki klasik Osmanlı vakti hiç değil. İnsanlarda bir heyecan, hiç bildik değil. Dokunsalar ağlayacaklar. Mozart 250 yıl önce şu tahta döşemeli evde doğmuş. Doğmuş da ne mi olmuş Avusturya nın simgesi de doğmuş. Yaşadığı şehir Salzburg, üzerindeki yoksulluğu atıp bugün ihtişam vechesine bürünmüş. Fakirlerin ah ü figanıyla dertli akan, şehrin ortasından geçen Salzach Nehrin de de bir asudelik, bir dikbaşlılık oluşmuş. Ayağa kalkıp beğenmediği ziyaretçiyi kapı dışarı edecek kadar taşkınlaşmış.

Tren kompartmanlarının pencereleri; yüksek bir tepe üzerindeki Salzburg Kalesi ve katedraline ayarlanmış gibi. Önemli bir ayartıcı olarak, başını kitabına çevirmiş tek yolcu bırakmıyor. Münih hattının yolcuları, ezici mimarinin baskısı altında bakışlarını bir beyaz atlı gibi camlara yolluyorlar. Ne ki en hayran bakışlar da olsa, bu kez kale, fethedilemiyor. Katedral ve kale işbirliği yapıp, bütün yolcuları tek tek acımasızca tuzaklarına düşürüyorlar. Hayranlık testinde tek fire olmuyor. Yolcular kitleler halinde fethediliyor. Barok ve Gotiğin zaferi bir kez daha onaylanıyor.

Tek taşı çıkıyor ama pirincin. Bir Osmanlı torunu dudak büküyor. Haşmete ve kibire karşı, kınından çekiyor kalemi. Gece ışıkları içerisinde bir beyaz gemi gibi yüzen kale ve katedrale karşı söylenebilecek son sözleri çözmeye uğraşıyor. İhtişama kafa tutmaya çabalıyor. Turkuaz kubbeleri nereden aldığının hesabını soruyor. Böyle "Selçuk Selçuk" gülmesi dokunuyor olmalı ki, tesbih sallıyor katedrale. Ona "Türk mavisi" derler diye mırıldanıyor; hayranlıktan bayılacak hale gelmiş yolcular arasında. Gündüz ve gece salınmalarında nehre vuran mavi silüeti toplayıp da sulardan; böyle turkuaz tebessümler biraz bizden aparma diye düşünüyor, inatla.

Orta Avrupa nın orjinal en büyük ve tek kalesi olan "Hohen Salzburg"u kolayca esenlemeye pek yanaşmıyor. Gökyüzünün göğsüne asılı pırlanta bir gerdanlık gibi duran kaleyi ölçüyor, biçiyor. Cetvelini çıkarıp simetriye bakıyor. Avluyu dolaşıyor, burçlara çıkıyor. Bir kuş olup surları adımlıyor. Toprağını bekleyen kalelerin hepsine saygı duyduğundan O nu da selamlıyor ama Hellbrunn Sarayı nı hiç beğenmiyor. Avrupalıların, yerli frenk sevdalılarının mimarisini yere göğe sığdıramadıkları sarayı, elinin tersiyle itiyor. Doğu nun mistik, mütevazı, albenili, sıcak sarayları ile arasında fersah fersah soğukluklar bulunuyor. Her tarafın heykellerle, tablolarla boğulmasına zaten bütün Avrupa saraylarında rastlanmıştır.Yunan mitolojisindeki tasvirler baz alınarak düzenlenen Mirabella bahçesindeki çiçeklerin, kışla gibi düzgün taburlarla kalemle çizilmişcesine sıraya dizilmesi de sun iliği artırmıştır.

Fakat hayat ne Residenz de ne de Hellbrunn Şatosu ndadır. Şehrin Merkezi Mozart meydanında; kentin kalbi çok hızlı atmaktadır. Mozart ın doğduğu ev, turist akınındadır. Yaşadığı ev, savaşta yıkıldığı için "Mozart Vakfı" bir servet harcayarak yeniden inşa etmiş. Doğduğu evde satılan; mumlar, kartpostallar, bardaklar, Mozart Kugel çikolataların geliri; vakfa gitmekte, o da bestecinin ismini bütün dünyaya daha fazla yaygınlaştırmak için uğraşmakta.

Salzburg, 2006 yı "Mozart yılı" ilân etti. Sadece Avusturya da değil, dünyanın dört bir yanında O nun besteleri çalacak. Salzburg festivali ile, "Mozart turizmi" çığırından çıkacak. Bestecinin 22 operasının hepsi, bu yıl sahneye konulacak. Büyük bir sergi açılacak. Mozart ın mektupları, notları, tablolar, belgeler, özel eşyaları sergilenecek. Mozart Salzburg a daha çok kazandıracak. Akın akın Türkler, Avusturya ya gidip, Mozart dinleyip bol bol alışveriş yapacaklar. Dedeefendi yi bir kez daha unutacaklar. Döndüklerinde Avusturya tarafından acımasızca zaptedildiklerini göremeyecekler bile. Kara Mustafa Paşa nın kesikbaşının durduğu mezarından sessiz bir çığlık yükselecek. "Kahlenberg"de diri diri gömülen şehidlerin ahı da karışacak. Tabii duymaları, çok zor olacak...