1990’lı yıllarda İstanbul Üniversitesi öğrencileri, haftada bir sohbet etmemi istediler.
Ben de sohbeti Beyazit Camii’nde yapabileceğimi söyledim ve kabul ettiler.
Belirli bir derneğin mekânında sohbet edersem yalnız o derneğin üyeleri gelecek.
Camide yaparsam herkesin gelmesi kolaylaşır.
Merhum İsmail Biçer’in görevli olduğu günün ikindi namazı sonrası onun Kur’an-ı Kerim kıraatinden sonra benim sohbet başlardı.
Umduğum gibi oldu.
Ayrı gruplardan öğrenciler, camide aynı safta namaz kıldıktan sonra ayrı hoparlörlerin altında kendi gruplarıyla birlikte dinliyorlardı.
Bizim evvel ve ahir en önemli, birinci derecede birlik sağlayabileceğimiz mekânımız camilerimizdir.
Sevgili Peygamberimiz’in Medine’de yaptığı ilk iş bir cami yapmaktır.
Bayram namazlarında, Cuma namazlarında halkımızın yüzde seksen beşinin bir araya gelebildiği bir yer, dünyanın hiçbir yerinde yoktur.
Ayrı fikirlerde, ayrı partilerde, ayrı mezheplerde, ayrı meşreplerde… olsalar da aynı camide birleşebiliyorlar.
Bazı cami kaçkınlarımız, evine en yakın cami imamını beğenmediğini ileri sürerek kendini temize çıkarmak istese de içinden rahat değildir ki, mazeret öne sürüyor.
Öbür camiye gitmesini öneriniz.
Değerli bir insanımız, Avrupa’ya işçi olarak gider. Hemen bozulmayayım diye Millî Görüş camilerinden birine katılır.
Çocukları olur. Bulunduğu ülkenin en yüksek okullarından mezun eder.
Çocuklar, okullarda okurken camiyi de bırakmazlar. Okullardan mezun olduktan, eline bol paralı işler de geçtikten sonra, bazı yanlışları görür ve üzülmeye başlar.
Bir gün babasına, “Baba, ben Türklerin olmadığı bir köy veya şehir bulup orada yaşamaya devam edeceğim, izin ver” der.
Babası, “Oğlum, istediğin yere gidebilirsin. Ben sana güveniyorum, bozulmayacağına inanıyorum. Gördüğün yanlışların hepsinde sen haklısın.
Ancak bizim insanlarımızın hatası amelde, bu ülkenin insanlarının hatası temelde.
Bak, bizim köyden gelip de otuz yıl önce senin gibi düşünüp Türklerin olmadığı küçük bir şehirde iş bulup orada yaşayan filanı düşün” dediğimde “cümlenin tamamlanmasını beklemeden”, “Tamam baba, ben bu milletten, bu camiden ve bu şehirden ayrılmayacağım” dedi.
Oğlum, çok iyi biliyor ki, Türklerin olmadığı şehirde yaşayan köylümüz, kendini korudu ama oğlu ve kızlarına sahip olamadı. Şimdi o köylümüz, insan içine çıkamaz oldu” demişti ve onun çocuklarının yanlışını da söylemişti bana.
Yusuf aleyhisselam bile:
“Rabbim sen bana mülk (ülke ve yönetimini) verdin ve bana olayların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve âhirette benim dostum Sensin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat” dedi.”
(Yusuf Sûresi, ayet 12/101)
“Biz, Rabbimizin bizi salihler arasına katmasını umup dururken, bize ne oluyor da Allah’a ve bize hak olarak gelene iman etmeyelim?” (derler) (Maide Sûresi, ayet 5/84)
“İman edip salih amel işleyenleri, elbette salihler arasına katacağız.”
(Ankebut Sûresi, ayet 29/9)
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sadıklarla beraber olun.”
(Tevbe Sûresi, ayet 9/119)
Atalarımız bir hadis-i şerifi atasözü haline getirmiş ve “İslinin yanında oturanda is, mislinin yanında oturanda mis kokar” demişler.
Bu atasözümüz, Sevgili Peygamberimiz’in şu hadisinden alınmıştır:
“İyi arkadaş, misk sahibi gibidir, kötü arkadaş da demircinin körüğü gibidir. İkisiyle de arkadaş olduğunda sende bu ikisinden mutlaka bir şey bulunur. Misk sahibinden ya güzel koku satın alırsın veya onun kokusundan sana siner. Demirci körüğü ya seni veya elbiseni yakar veya pis koku sana siner” buyurmuş. (Buhari, Sahih, Kitab Buyu 38, Müslim, Sahih, K. Birr 146)
Her gün insan yüzüyle ağartalım yüzümüzü.
Birilerinden nur alırız, birilerine nur veririz.
Bilmeyiz kimden ne aldığımızı, kime ne verdiğimizi ama biz peygamberler, sadıklar, şehitlerin yolunda yürümeye, salihler aramaya ve birlikte olmaya devam edeceğiz.
Salih olmayanların yanına da doktor gibi varacağız ve yine de ayrı kalmayacağız.