Kolera, ebola, çeşitli adlandırmalar yapılan ama genel olarak grip denilen hastalıklar, son birkaç onlu yıllar içinde, şiddeti farklı etkiler göstererek insanların, toplumların, ülkelerin dikkatini çekti, belli ölçüde uyardı. Son olarak Çin’in bir kentinde ortaya çıkan ve hızlı denilecek biçimde diğer ülkelere yayılan, görünüş benzerliği dolayısıyla “taç” anlamında “korona” virüsünün yol açtığı salgın, farklı bir endişe ve korku ortamı meydana getirdi. Görülebildiği kadarıyla yayılımı bir hayli hızlı ve nerdeyse bütün dünya ülkelerini etkilemesi tedirginlik verici oldu. Bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye yayılımı hızlılık gösterirken, bulaştığı insan sayısının adeta geometrik oranda artması, kaçınılmaz olarak insanların tedirginliğini de yükseltti. Böyle bir niyet ve maksat açıkça dile getirilmese bile, insanların zihinlerinde zımni bir niyet ve maksat ihtimaline açık kapı bırakmış gibi gözükmektedir. Kuşkusuz bu tür ihtimale açık kapı bırakmada, ilgili haberlerin veriliş biçimi ve bu haberleri kabule hazır bir toplumsal duyarlığın dünya ölçeğinde oluşmuş bulunmasının payı büyük olmalıdır.
Bilim ve onun beslediği teknolojilere olan adeta sarsılmaz güvenin, sanıldığı gibi verilerini ve öngördüğü sonuçların mutlak bir kesinlik ifade edip etmediği, her ne kadar düşünsel ve felsefi düzlemde tartışma konusu olsa bile, aslında bir sorun olarak daima ortada durduğudur. Zaten bilim denilen zihni faaliyetler, böyle ortada duran, aynı zamanda ortaya çıkması gereken sorunlar ile ilgili olarak varlığını gösterir, belli düzeylerde bir takım faydalara işaret eder. Bu sorunları kavramaya yardımcı olurken, bu sorunların çözümlenmesi gerektiğini belirtirken ve çözdüğünü ileri sürerken, bütün bunların gerekli şartlara, ihtiyaç duyulan değişkenlere bağlı olduğunu ve ulaşılan sonuçların mutlak değil, kabul edilebilir izafi doğrular olduğunu anlatır. Gerçi, geçmiş iki üç yüzyılın hâkim anlayışı, yani XVII. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadarki süreçte bilimsel verilerin ve sonuçların mutlaklığı anlayışı adeta hâkim bir anlayış halini almıştı. Bunun bizzat bilimsel zihniyet bakımından sorun olduğu ileri sürülüp tartışılmış, önemli ölçüde dönüşüme uğradığı söylenebilir de. Fakat tamamıyla ortadan kalktığı düşünülmemelidir. Belki de, bilim dediğimiz insanın zihni faaliyetinde böyle bir isteğin veya beklentinin içeriksiz bir konu olduğu, dolayısıyla bilimin kendi sınırları içinde ve kendi yol ve yordamınca ele alınıp irdelenmesinin daha anlamlı olabileceği hesaba katılabilir.
Bilimsel zihniyet ve ölçütler bağlamında, bilim denilen insani faaliyet insanın ve toplumun varlığını, etkinliğini, duygularını, düşüncelerini, inançlarını doğrudan veya dolaylı bir şekilde ilgilendirmekte, etkilemektedir. Hayatlarında önemli bir yer tutmaktadır, ama bu olumlu yönde olabileceği gibi, bütünüyle olumsuz sonuçlara yol açacak yönde de gerçekleşebilir.
Şimdilerde, neredeyse bütün dünyanın tedirginlik ve korku içinde izlediği ve yaşadığı salgın, bilim ve teknolojinin günden güne yeni buluşlar ortaya koyarak insanların ve toplumların hayatlarını büyük ölçekte etkilemesine rağmen, aynı zamanda varlıklarının sınırını, güçlerinin niteliğini açık bir şekilde gösterdi denebilir. Bilimin, elbette tıp başta olmak üzere sağlık bilimlerinin verileri kendi bağlamlarında değerlidirler ve bu verileri dikkate almak, her şeyden önce mantığın ve sağduyunun yalın gereğidir. Ne var ki, deneyimlerle sınanmış ve doğruluğu kabul edilmiş olan verilere riayet edilse, titizlikle uyulsa da, adeta “görünmez düşman” gibi hareket eden virüs, insanlara ve toplumlara aczini hatırlatmaktadır. Belki de insanı aczini derinden ve içten hatırlamasına çağırmaktadır. Gerçekten insan, varlık olarak aczinin derinden ve içten farkına varsa, saf bir bilinçle acz içinde bir varlık olduğunu kavramış olsa, acaba içinde bulunduğu ve yaşadığı hayata aynı gözle mi, yoksa bütünüyle farklı bir gözle mi bakardı? Tam olarak bilemediği, bu yüzden tam olarak önlemeye güç yetiremediği bir virüs karşısında, kendi varlığına başka bir açıdan bakması gerektiğini bir uyarı olarak değerlendirdiğinde, hâlâ aynı varlık olarak mı, yoksa olması gereken bir varlığa çağrıldığını mı anlardı? Kuracağı ve içinde olacağı hayat ve dünya nasıl olabilirdi acaba?