Şairlerin Dillerinden Kendini Para İle Satın Al!

Abone Ol

“Bunların dili kılıçtan daha keskin, kalplerinin yolu ise kıldan incedir. Derin ve ince anlamlı sözleri anlamak istersen, sözü bunlardan dinle.”

 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib “Kutadgu Bilig” adlı eserinde şairleri anlatırken söze böyle başlıyor. Ona göre dilleri keskin, kalpleri hassas, ince ve derin anlamlı konuşur şairler.

Devam edelim:

“Dikkat edersen onlar denize dalarak Güher, inci ve yakut çıkaran insanlara benzerler. Bunlar insanı överlerse bu övgü bütün ülkelere yayılır. Yererlerse, o insanın adı daima kötü olarak kalır.”

En gizli cevherleri çıkardıkları gibi en saklı havadisi de onlar ifşa ederler. Bir tür yüksek tirajlı gazete ya da reytingi yüksek televizyon kanalı gibidir bu satırlarda anlatılan şair.

Okumaya devam edelim bakalım sonunu nasıl bitirecek:

“Eğer kendin övülmek istersen bunları memnun et. Dillerinden kurtulmak için istediklerini vermelisin.”

İşin gelip buraya dayanacağı belliydi. Bir şair nasıl memnun edilir ki? Onların dillerinden kurtulmak istiyorsanız Yusuf Has Hacib’in tavsiyesi: İstediklerini ve kurtul! Aslında şairler hakkında hiç de iyi bir intiba değil bu sözler. Bir yandan şair sözünün kudreti teslim edilirken, diğer yandan alttan alta şerlerinden kurtulmak için en garanti yolun sanki onlara teslim olmak olduğu söylenmek isteniyor.

En şaşırtıcı cümleyi sona saklamış Yusuf Has Hacib:

“Şairlerin dillerinden kendini para ile satın al. Bunlara mümkün olduğu kadar iyi davran, sakın ha dillerine düşme!”

Bir şairin dilinden kendini para ile satın almak nasıl bir şeydir, anlamışsınızdır sanırım. Yusuf Has Hacib, bu uyarıları Karahanlı hükümdarı ve Kaşgar prensi Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han’a (Ebu Ali Hasan Bin Süleyman Arslan’a) atfen yazıp takdim ettiği hatırlanırsa hükümdarların şairleri taltif ve bahşişle etkisiz hale getirmelerinin tarihinin şairlerin patronaj vaziyeti almaları tarihi kadar eskilere dayandığı söylenebilir.

Tam da burada Kur’an şairimiz Mehmet Akif devreye girer. Caize karşılığında devlet adamlarını övdükçe öven şairlere karşı sözünü hiç esirgemeden şunları söyler:

“Ben de târîh okudum; âlemi az çok bilirim.
“Şu’arâ” dendi mi, birdenbire oynar sinirim.
İyi gün dostu herifler, o ne yardakçı gürûh,
O ne müstekreh adamlar! Hani bakmak mekruh.
Dalkavukluktaki idmanları sermâyeleri…
Onlar azdırdı, evet, başlıca pespâyeleri
Bu sıkılmazlara “medh et!” diye, mangır sunarak,
Ne erâzil adam olmuş, oku târîhi de bak!”

Dün-bugün bağlamında Akif’in şairlerle ilgili serdettiği sıfatlar şunlar: İyi gün dostu, yardakçı, müstekreh (tiksinti verici), dalkavuk, azdıran, sıkılmaz, erazil (rezil)…

Akif’e “Edebiyata edepsizliği onlar soktu” dedirten sadece geçmiş dönemlerin miskin, uyuşuk ve asalak şairleri değildir elbette. Bu dalkavukluk meselesi edebiyatta çok kullanışlı bir meslek(!) olmalı ki Yusuf Has Hacib’in devlet adamlarını uyardığı 11. asırdan bugüne alınan verilen şeyler değişse de kesintisiz devam etmiştir.

Platon’un ideal devletine yaklaştırmak istemediği şairlere Kur’an’ın Şuara Sûresi’nde temkinli yaklaşılmış, sözün baştan çıkarıcı tarafı konusunda hakikat ehli uyarılmıştır. Şiirin müspet tesir gücü olduğu kadar menfi tesir gücü de vardır. Asıl olan sözü -şiir bile olsa- bağlamından koparmamak ve tevhit üzre akıp giden kelamın yatağını bozmamaktır.