Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi mazisi, kara lekelerle doludur. “Mağdur, mazlum ve masum başbakanlarını asan millet” olarak dünya tarihinin kara kitabına adını yazdırmış bir ülke olarak 1960 Darbesi, hâlâ hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır. 1970 muhtırası ve ardından gelen 1980 Darbesi, utanç itiraflarıyla ve sorumlularının adalet önünde hesap sorulamaz “hukuksal mantık” yönüyle tam bir trajik boyut sergilemektedir. 1980 darbecilerinin demokrasiyi rafa kaldırdıkları bu dönem için sarıldıkları argümanların başında, “Ülkedeki iç huzurun ve barışın tesis edilememesi, kardeş kavgalarının kaosa dönüşmesi” gerekçesi vardır. Hafızası güçlü olanların hatırlayacakları o dönem, “Sağcılık ve solculuk” kavramlarının gençlerimizin iliklerine dek işletildiği, dış mihrakların ülkenin huzurunu ortadan kaldırmak için hazırladıkları masa başı senaryolarının sokaklarda “silahlı hesaplaşmalara” dönüştürüldüğü bir dönemdi. Siyasetin de bir maşa olarak kullanılarak, kardeş kavgalarının körüklendiği bu süreçte, iktidar hırsının “ihtiras boyutuyla” kullanıldığı ve başrol aktörü olarak oynatıldığı iki isim vardı: Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit. Süleyman Demirel, sağcılık kavramının siyasi figürü, başrol oyuncusu ve figüranıydı, Bülent Ecevit ise solculuk kavramının. Netice olarak, Türkiye 1980 Darbesi ile dünya muasırlık tarihinin 50 yıl gerisine düştü, ekonomik, siyasi ve kültürel bir fetret dönemini zoraki biçimde yaşamış oldu. O dönemin, “Sağcılık kavramının aktörü” olarak siyasi hayatı inkitaya uğrayan Demirel, allem kallem süreciyle Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı makamına yürüdü. Ve onun görevde olduğu dönem içinde Türkiye Cumhuriyeti demokrasi tarihinin en karanlık dönemlerinden birisi daha yaşandı: 28 Şubat.
1980 Darbesi öncesinde üstlendiği kilit siyasi rollerle Türkiye’nin önünün ve ufkunun açılmasına vesile olan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, darbe sonrasındaki siyasi sürecinde Refah Partisi’ni iktidara taşımayı başarmış, Doğru Yol Partisi’yle koalisyon ortaklığı yaparak, Türkiye’ye 11 ay gibi kısa bir sürede Cumhuriyet tarihinin en başarılı dönemini yaşatmıştı. Bu başarı birilerinin, karanlık mihrakların hoşuna gitmemişti ve 28 Şubat ile Refah-Yol’un alaşağı edilmesi süreci başlatıldı… Militarizm senaryoyu yazmıştı… Medya başroldeydi… Yargı, siyaset ve sivil toplum örgütleri olan çeteler figürandı… Bütün bunların yönetimi ise bugün kenara çekildiği ve sesi sedası çıkmadığı için esamesi okunmayan Süleyman Demirel’deydi. Demirel, önceki gün bir açılış törenindeydi… Süleyman Demirel, demokrasi ve kalkınma müzesi açılmış… Kürsünün arkasında oturduğu koltuğunda yine aynı masalları anlatıyordu… “Demokrasi” diyordu… “Yola devam” mesajları veriyordu… Demokrasi müzesi yapılacaksa, bu kavramın yakışacağı son isim Süleyman Demirel’dir. 28 Şubat’ta Cumhurbaşkanlığı makamının iradesini, demokrasi cesaretini, militarizme direnişini bir kaya gibi göstermesi gereken Süleyman Demirel, bugün demokrasi kahramanı gibi lanse edilemez. 28 Şubat sürecinde, RP ve DYP güvenoyunu aşan sayıda milletvekilinin imzası toplandı ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e noter tasdikli olarak verildi. Peki, Demirel ne yaptı Hiçbir özgül ağırlığı olmayan Yalım Erez’e hükümet kurma görevini daha önceki süreçte niye verdi Siyasetin kitabını okuyan birisi, demokratik teamülleri böyle oyuncak yapar mı
Seçimlerde en fazla oyu alan iktidar partisine talimatla kapatma davası açıp kapısına kilit vurdular. Genelkurmay, hâkimlere, savcılara, memurlara hükümet aleyhine brifing verirken, Cumhurbaşkanı Maldivler’de tatil mi yapıyordu Sincan’da tanklar yürürken Demirel’in aklı neredeydi 5’li çete Atina’da toplanıp hükümeti yıkmak için karar alırken Demirel, Çankaya’da ne işle meşguldü
Kalkınma ve Demokrasi Müzesi’ymiş… Güldürmeyin beni!