Sağlıklı düşünebilmek -1

Abone Ol

Hepimizin kendi görüşünü beğendiği, onunla yetindiği ahir zamandayız. Neredeyse hepimiz her şeyi bilmek iddiasındayız. Her şeyi bilen Rabbülalemindir. Bilmek, bilmediğini bilmekle başlar. Bilmediğini bilmek de bilmekten sayılmış. Bir şey bilmeyen kimseye bir şey öğretmek, anlatmak kolaydır. Ama bilmediğini bilmeyene, yanlış bilene, eksik bilene anlatmak daha zordur. En sağlam kesin bilgiler bize “vahiy”le gönderilen bilgilerdir. Allah-u Teâlâ’nın ve Elçisinin (S.A.V) bildirdikleri kesin doğrudur, gerçektir... Bunların dışındaki bilgilerimiz de yaşayarak, deney ve tecrübeyle edindiğimiz bilgilerdir.

Görüş ve fikirlerimiz neden farklıdır, hatta zıttır? Görüş ve fikirlerimiz inançlarımızdan, bilgilerimizden beslenir, onlara dayanırlar. Ayrı inanç ve bilgiler ayrı görüşleri, fikirleri oluştururlar. Yine doğru görüş için doğru habere de ihtiyaç duyarız. Edindiğimiz haber, olay doğru değilse, bunun üzerine kuracağımız görüşümüz ne kadar doğru olabilir?! Peki günümüzde doğru bilgiye, inanca, habere ulaşabilmek ne kadar mümkün?!

Bir olayın iki ayrı haberle farklı algı oluşturulmasına, meşhur “Adana Müftüsü Olayı” ne güzel örnektir. Bir olaydan iki farklı haber ve algı oluşturulmuş: İlki “Adana Müftüsü keçi çaldı”. İkincisiyse, “Adana Müftüsü’nün keçisi çalındı...” Medya denen “büyü” araçlarıyla ne kadar doğru bilgiye, doğru habere ulaşabiliyoruz?!

Bırakalım medyayı, geçenlerde bir tarih profesörümüzün “son yüz elli yıllık tarihimizi İngilizler yazdılar” beyanı ne kadar korkunç ve düşündürücüdür...

İslam da öyle değil mi? Kaç çeşit İslami anlayış ve algılamalarımız var! “İslam nedir?” sorusuna ne kadar eksik, yanlış cevaplar alabilmekteyiz... Genellikle parçalı, eksik ve yanlış dini algılamalarımız bizde daha da tefrikaya, dolayısıyla çatışmaya, ayrıştırmaya neden olabiliyor.

“Körlerin fil algılaması” buna ne güzel örnektir. Her biri hangi organı algılamışsa, fil budur, diyor... Parça bütündendir ama bütün değildir ki!

İnsan da, İslam da öyle değil mi? “İnsan” dendiğinde her organıyla, özellikleriyle bir bütünlük algısı oluşuyor. İslam da biz insanlara dünyada ve ahirette mutlu olabilmemiz için gerekli yolu, nizamı, ilke ve yasaları, bilgileri, haberleri... özetle muhtaç olduğumuz her şeyi bildiren bir hayat tarzı, teklif ve tavsiyeler merhamet, adalet, tevhid, doğruluk, ahlak, inanç, ilim, hukuk her yönüyle bir ekmel nizam, son din... Eksiği, noksanı, fazlası, yanlışı, çelişkisi, benzeri, eşi olmayan “nev i şahsına mahsus” özgün, ilahi bir nizam... Ne sağ, ne de sol gibi hiçbir beşeri ideoloji, düzen ve ilkeyle benzeşmeyen temelinde çatışma, zulüm değil, barış ve adalet olan bir tevhid nizamı beşeri sistemlerle mukayese bile edilemez...

İslam’ı sağ veya sol ile karıştıran, benzeştiren, onlarla İslam’ı değerlendirmeye çalışanlarla, laik, seküler, Hristiyani vb. bir gözlükle İslam’a bakanlar İslam hakikatini nasıl doğru olarak algılayabilir, dolayısıyla nasıl doğru görüş ve fikir sahibi olabilirler ki?

Batıcı, laik bir eğitimle, “Rabbimizin adıyla başlamayan, besmelesiz bir eğitim”le kendimizi, kainatı, olayları, Kur’an’ı doğru olarak nasıl okuyabiliriz? İşte okuyamıyoruz. Ya da yanlış ve eksik okuyoruz... Ve sorunları çözmek, tahlil etmekle de çok zıt, farklı görüşler ortaya çıkabiliyor. Sonuçta birbirimizi anlayamıyoruz. Konuşamıyoruz... Çatışıyor, ayrışıyoruz. Ve çözümsüzlüğü, tefrikayı (azabını) yaşıyoruz...

Cehaletimiz, din hürriyetimizin tam anlamıyla olmayışı, nefis ve şeytanın düşmanlığı saptırması, dünya hayatını ahiret hayatına tercih edişimiz, İslam’ı doğru ve tam olarak bilemeyişimiz, haset, hırs, riyaset, servet, eş, evlat, mal şehvetlerimiz, günahlarımız, haram (faizli) lokmalarımız, laik, seküler hukuk, eğitim ve anlayışlar, siyasi partiler, ümmet şuurunun eksikliği, görüş ve fikirlerimizi farklılaştırabiliyor.

Sömürüsüz, çatışmasız, sınıfsız, paylaşmaya, dayanışmaya dayalı adalet temelinde bir kardeşlik düzeni...

Tüm farklı kimliklerin bir arada barış ve güven içinde temel hakları sağlanarak yaşayabileceği biricik nizam İslam’dır. “Ötekilerin” öteki olma hürriyetleri ve temel hakları da korunaklıdır. Hiçbir sistemin böyle bir derdi yoktur. Olsa da sağlanamaz... Tarih şahid...

En zayıfın hakkını en güçlüden kolaylıkla alabildiği nizam. Herkesin hukuka bağlı ve sorumlu olduğu bir adalet düzeni.

“Hayırda, hizmette yarışanların düzeni”... Kötülüklerin egemen olmadığı, rağbet ve itibar görmediği bir sosyal düzen... Gelirler arası uçurum değil, denge olan barışık, uyumlu bir toplum düzeni...

Acıların, sevinçlerin paylaşıldığı, bir vücudun organları, bir duvarın tuğlaları gibi olan bir toplum düzeni... Ticarette, siyasette, adalette, ailede güven...