Sağlık Sorunu

Abone Ol

Tüzüklerle çarpışarak büyüdüğü Yalınayak Şiir’in orta yerinde “Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim” diye söyler Ece Ayhan. Sövgüye ve acıya kaçan dizeleri dolayısıyla pek tekrarlanmaz bu cenahta. Aslında görmezden gelinen acının kendisidir de kurulu düzen, bin yılları aşan monarşi sevdası, statükoculuk onun libası olur. Yani mevzunun cenahla alakası yoktur; kendi ayaklarına batan dikeni çıkaramazken bağlandığının ayağına taş değmesin için çabalayan ve bunu inancından bir parça sayan insanlar için cenah, cihet, taraf tanımı yapmak bile tuhaf olur. Bazıları ‘bizim mahalle’ diye sözünü etse de kenar semte denk düştüğünden açıktan varoş diyemediği için sakinleri incinmesin diye dilber güzellemesi yapar. Yersen, kıyıda köşede kalan her pazar artığının alıcısı bulunur. Hem çerçöp bırakan pazarcıya karşı israftır diye sitem bile duyulur oralarda. Kenara itilmiş insan sırf israf olmasın diye çöp toplamaktan gocunmaz!

Akıl, izan, vicdan ve iman sahibi insanlara kalsa ‘siz seçersiniz, biz çekeriz’ der geçerler. Rıza göstermeseler de en azından böyle diyecekleri yerde işte onlara kalmaz. Sabrın sonunu selamete bağlayıp katlandıklarında kurumları kapatılır, belki hiç siyasi değil ama sosyal yasaklı hale getirilirler. Sonrası yine maruz bırakıldıkları hayat standartlarına gönülsüzce katlanmaktır. Buna gönlüyle iştirak edenler ancak tûl-i emel sahipleridir. Nitekim onlar, açgözlülüklerinin, tamahkârlıklarının, hırs ve arzularının pazara düşmeyen, alınıp satılmayan esiri olarak gücün dibinde gölgelenirler. Yasalar, yasaklar, yazıklanmalar onların semtine yahut sevdikleri tabirle mahallesine uğramaz. Geri kalan her adem evladı, onların pişmanlık duyacağı din gününün özlemiyle yaşar.

Bir kısmının seçtiği, gayrısının çektiği bu âlemde, tercihini insanlıktan yana kullanan hiç kimseye bilindik anlamda yaşam hakkı tanınmaz. Orada, kıyı köşe bir yerde, etliye sütlüye karışmadan, programlı çıkarılmış bir karmaşanın da tarafı olmadan zorlama hayat sürmesi istenir. Adeta Mekke müşriklerinin tarihe geçmiş boykotu gibidir; putlarına, kutsallarına naçizane ilahlarına boyun eğmeyip hakikatin ardına düşen herkes dünyayı ve hayatı sürgün bilmek zorundadır. Bilmeyen ayıplanır ve sırasında devlet dersinde bilmedikleri ona itina ile öğretilir. İcabında kahraman için de düşman için de ihtiyaca müstenit anlam değiştiren kavramlar bulunur. Böyle olurken sakinleştirilmiş, ehlileştirilmiş, ikna edilmiş kafalar hiç karışmaz; ille de karışan bir kafa peyda olursa o müstesna kafa ya güzelleştirilir yahut sindirilir. Maruzatını beyan etmeye güç yetiremeyen, cüret edemeyen, bunda muvaffak olamayan kişilerin ruh sağlığının yalan edilmesi, en hafifinden soluğu bir psikiyatrda alması olağandır.

Soluğu psikiyatrda almanın doğallığı insanlığın görüp bilebileceği tüm tuhaflıkların fevkindedir. Öyle ki eskiden beri anlatılagelen bir çeşmeden içen herkesin delirmesi ve içmeyenleri deli zannetmesi meseli, şimdiki zamanın doğallaşan anormalliği karşısında yaya kalır. Eskiler, bilmem kaç yıllık ömrü boyunca hiç hastaneye, doktora düşmemekle övünürken, bugün herkesin tanı konulsun konulmasın bir hastalığa düçar olduğu; bir kısmının sessizce hayatının bitmesini beklediği, bir kısmının tedavi peşinde koştuğu, kalan kısmının da konulabilecek tanılardan korktuğu için o tarafa hiç yanaşmadığı söylenebilir. Hiç yoktan kaygı bozukluğu yaşamak, şimdiki zamanın tanımı yapılmamış zulümleri karşısında mutluluk, huzur, rahat nedir bilmemek kaçınılmazdır. Tuhaf olan, sebepleri saçma sapan şeylere yorup içine düşülen durumu fark etmeyip başa gelene kayıtsız şartsız rıza göstermek olsa gerektir. Nihayet kimseden ‘bunlar hepimizi hasta ettiler, bizi gömmeden durmaya niyetleri yok, hasta ruhlarını herkese ve her şeye bulaştırdılar vs.’ türünden bir şikâyet, bir ilenme, sitem dahi duyulmaz. Çok çok hayatı adamakıllı karartılanlar, sığınacakları yegâne mercie yönelik ahlar biriktirip herkes için şaşmaz, kaçınılmaz olan teraziyi bekler.

Tüm zamanların vazgeçilmez ‘her şeyin başı sağlık’ yahut ‘sağlık olsun’ gibi klişeleri bundan böyle her şeyin sonu gibi görünür. Zira şükür ve de övünç vesilesi devasa hastaneleri suyolu edinip, şifa bulmak şöyle dursun acilde dahi birkaç saat sıra bekleyip madara olmak işten değildir. Ve tüm bunlar sadece yaşamak, sağ olmak, inat, ısrar ve inançla sağ kalabilmek emeliyle başa gelir. Başa gelir ve orada kalır. Geçmez. Bir şekilde başa gelenin hep kaldığı gibi hayatın bir parçası kabul edilir. Sağ olmaktan daha büyük sorun bulunmaz!