Geçen gün sosyal bilimci bir profesör dostum (MLB), "Bunların halini gördükçe bizim hiç çalışmadığımızı düşüyorum" demesi üzerine, "Sosyal bilimciler, onların onda biri kadar çalışsa, Türkiyede yer yerinde oynar, hiçbir ülke bizimle yarışamaz; ne fikirler, ne yenilikler ortaya çıkar!" diye mukabele ettim.
Konuştuğumuz mevzu, ikimizin de çok yakından tanık olduğu ülkemizdeki "tıp tahsili"nin durumu ve kalitesiydi. Ekonomik ve sosyal sebeplerin de etkisiyle olsa gerek, son yıllarda tıp tahsilini tercih eden gençlerin başarı düzeylerine bakıldığında, bunların ülkemizin en başarılı gençleri oldukları görülür. Hepsi de üniversite sınavlarında ilk beş bine giren gençlerden oluşmaktadır. Akıl, zekâ, çalışma ve özveri gibi hasletlerin birleştiği bu gençlerin emekleri, şevkleri ve heyecanları kırılmadan aynı tempo ile çalışmalarına devam etmeleri gerekirken, okuldaki formel eğitimin tamamlanmasıyla birlikte bir hayal kırıklığı yaşanmaya başlıyorlar. Olup bitenler onları neredeyse "Keşke tıp okumasaydım" noktasına getirebiliyor.
Son yıllarda sağlıkla ilgili yapılan düzenlemelerde "genç doktorların çalışma şartları" göz önüne getirilmemiştir. Hastalardan ziyade onların haline acıyorum. Hastalarının şifa bulmasına vesile olan sihirli ellerin yorgunluktan ve uykusuzluktan titremesi gücüme gidiyor. Bu kadar zorlu bir tıp eğitiminin başında ve sonunda onların bir hayali vardır: Kendilerine şifa bulmak için gelen hastaya Allahın izniyle derman / çare olabilmek. Fakat durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Onlar 36 saatlik kesintisiz nöbetlerle içler acısı bir hali yaşamaktadırlar. Doktorların da "insan" oldukları, onların da bir "can"a sahip oldukları; bir eşi ve çocukları olduğu akla getirilmemektedir.
"Kesintisiz" otuz üç veya otuz altı saat gibi bir zaman ayakta durmak ve çalışıyor olmak ne demektir Bu kadar uzun bir süre "nöbet" tutmak hangi mantıkla açıklanabilir Buna insan nasıl dayanabilir "Bu zamana kadar dayandığına göre demek ki dayanıyormuş" demek çıkış yolu olabilir mi
Günümüz şartlarında doktorların çalışma şartlarının mutlaka görülmesi ve düzeltilmesi gerekiyor. Hastaneleri çoğaltmak, özel hastanelerin açılmasına destek vermek sağlık adına güzel şeylerdir. Fakat buraları ayakta tutacak ve şenlendirecek "doktor"un moralinin yerinde olması gerekir ki hastasına güler yüz gösterebilsin, zihni diri ve dinç olabilsin.
Tıp tahsili çok komplike bir eğitim sürecidir, buradan "sağlıklı" bir şekilde çıkmak bile büyük bir başarı gerektirirken, okul hayatında çektikleri yetmiyormuş gibi çalışma hayatında da aynı temponun katlanarak sürmesi, kaliteli bir şekilde yetişen doktorun hizmet kalitesini düşürmektedir.
Çeşitli yöntemlerle bu süreçten kendilerini kurtaranlar "hizmet" yolunu seçip, bu kadar zorlu bir eğitimin ödülü olan maddî karşılık elde etme hakkına kavuşurlarken, diğerleri kendilerine uzanacak şefkatli bir eli ve hakkaniyete uygun bir düzenlemeyi beklemektedirler.
Doktorlar, "savaş hali" yaşayan askerlerin psikolojisini yaşamaktadırlar. Ne var ki savaş belli bir süre ve zamanla sınırlı iken doktorların çilesi yıllarca sürmektedir. Bir insan olarak buna dayanmak mümkün değildir. Elbette "dayanmak" başka "dayandığını sanmak" başka şeylerdir.
Bu yüzden ülkemizde doktor-hasta ilişkisi, asker-düşman ilişkisine dönmüş durumdadır. Ortamı bu kadar germek sağlığa hizmet etmek değildir. Doktorun "sakin, dingin ve sabırlı" olması için, zihin, vücut ve ruh sağlığının yerinde olması gerekir.
Hastane sahibi bir dostumun (RD), "Doktorun aile hayatı yoktur" dediğinde çok şaşırmış ve ne demek istediğini pek anlayamamıştım. Zamanla duruma tanık olunca şimdi çok daha iyi anlıyorum dostumun ne demek istediğini! Bir doktorun aile hayatının olmaması ne demektir Otuz altı saat evinden, eşinden, çocuğundan ayrı kalan bir insanın işinde verimli; iyi bir eş ve baba olması mümkün müdür Doktorun gözünün arkada olması, onun rahat bir şekilde görev yapmasını sağlayabilir mi Aile hayatı olmayan bir doktor hangi hastayı kurtarabilir ki Eğer burada bir başarı varsa bu tamamen bireysel fedakârlıkların neticesinde olmaktadır. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın olurken niçin doktorun arkasında da eşi olmasın
Hastaneye gittiğimizde her birimiz tanık oluyoruz doktorların yaşadıkları "nöbet sendromları"na! Acıyorum onların uykulu gözlerle beni dinlemeye gösterdikleri gayrete; yorgun ellerle bilgisayarın tuşlarına tek tek basarak reçete yazmalarına!
Öğretmen bir haftada zorunlu olarak "on beş" veya "on sekiz" saat derse girerken elbette bunda pedagojik bir izahı vardır. Çünkü daha fazlasını kaldırması mümkün olmadığı gibi verimini de düşürür. Hatta daha fazlası yapabiliyorum diyenin ne yaptığına bakmak gerekir. Bütün "iş yerleri"nde de çalışma süreleri hep belli saatlerle sınırlı tutulmuştur. Çünkü fazlası insanın gücünü aşar, yanlış yapmasına sebep olur. Peki ya bir doktor! Kesintisiz otuz altı saat nasıl görev yapabilir Onun bu sürede yaptığı ve yapacağı yanlışların faturasının bedelini hastaya çektirmenin hangi vicdanla bağdaşır yanı vardır
Doktor yorgun olduğu için hastasına karşı gergin oluyor. Bu da hasta ile olan ilişkisini olumsuz yönde etkiliyor. Yorgunluk, "sinirlilik" hali oluşturuyor. Hatta bu hal bazan onların hayatlarına mal olabiliyor. Çoğu zaman ben de, "Böylesine sinirli bir doktorla karşılaşmak istemem" demişimdir.
Genç doktorların çalışma şartları hakkaniyet ölçülerine göre düzenlenmelidir. Doktorun da bir insan olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. "Düzenli bir çalışma ve aile hayatı" onun da hakkıdır. Başkalarının yaptığı hataların ceremesini mesleğe yeni başlamış doktorların çekmemesi gerekir.
Lütfen, "sağlık sistemi"ndeki başarınızı, genç doktorların bu sorununu da çözerek taçlandırınız. Emin olununuz, sizi hayırla anacaklardır. Saygılarımla...