Hayatı iyilikler ve güzellikler üzerine yaşayanlar doğal akışındadırlar. Hayat hiç de kurgulanmıyor. Hayatın gelecek planı, insanın elinde değildir. Bir amaca yönelmek için bir yola girilir. Yolculuğa niyet edilir ve ilk adım atılır. Yolculuk süreci ne gösterir o, ancak süreçte belli olur. Yol, hedef ve amaç niyeti belli olunca çaba gösterilir. Yürünerek yol alınır. Yol ritmi insanı istenen yere zamanına göre vardırır ya da vardırmaz. Çünkü yolun nasıl olduğu önceden bilinemez. Yaşanmışlıklar, deneyimler insanı daha titiz ve dikkatli olmaya zorunlu kılar.
Yol kazaları olasıdır.
Bizler bir yoldayız, bir hayatın içindeyiz. Geçmişimiz var. Köylerden ya da kentlerden hayata başlayanlar var. Biz köy hayatı yaşamış olanların zihinleri genelde doğan çocuklar gibi berraktır, katışıksızdır. Aziz dostumun ifadesiyle “anne imanı” gibi tertemiz bir iman taşırız. Onların hayata bakışındaki saflık gibidir sevgimiz ve imanımız.
Merhum annemin okuması yazması yoktu. Ana dili Kürtçe idi. Türkçeyi öğretmen olan babamın okul ve ortamında öğrenmişti. Merhum Müderris dedem İsmail Hakkı Efendi’nin evinde üç yıl hizmetinde bulunmuş. Ondan çok şey aktardı bize. Hüzün kitabımın bilgilerinin çoğunu ondan edindim. Dilinde düşmeyen bir dua ve niyazı vardı. Dedemden öğrenmiş.
“Ya vahidu ya samed
Binbir isminden medet
Binbir ismin bir Allah
Bizi kurtar bu gamdan.”
Melek ruhlu annem o saf ve duru hâliyle yaşadı, ömrünü de öyle tamamladı. Babam kırk üç yaşında vefat eti. Annem çok çile çekti, biz beş erkek çocuğunu dişiyle tırnağıyla, çabasıyla hayata kazandırdı. O saf ve ince ruhunu hep yaşadı.
O, İsmail Efendi’nin ocağını şenlendirdi. O ocak hiçbir zaman misafirsiz kalmazdı. Yokluğuna rağmen o ocağın yoksulluğunu elinden geldiğince hissettirmedi. Fakat onun imanı da kendisi gibi saf ve tertemizdi.
Bugün için din ve İslâm düşüncesinin saflığının çok uzağında bir anlayış egemen. Dinin incelikleri ve ayrıntıları araştırmacıların ve âlimlerin işidir. Arifler ve bilgeler, düşünürler o saflığın derinliğindeki hakikatin peşindedirler.
Bugün insanların imanının sorgulandığı bir sürecin içindeyiz. İman, insanın iç dünyasındadır. Bu dünya zengindir. Onu görür kılan elbette ibadetleridir. Yeryüzündeki bütün insanların mümin, yani Müslüman olmaları elbette dilenir. Ancak bu da bir nasip işidir. İnsanın iman derecesinin tartısı birilerinin bakışıyla belli olmaz ve anlaşılmaz.
Hayatta çok örneklerimiz var. Arif ve bilge olanlar sokaktaki, meczuplar, ayyaşlar veya çocuk insanların yardımına koşarlar. Onlara katıksız ve saf bir yardımda bulunurlar. Bunu yaparlarken çıkar düşünceleri yoktur. Bir ayyaşı sahiplenmek onu düştüğü o durumdan nasıl kurtarırım, nasıl bir yol bulurum çabasında olurlar. Yeri geldiğinde suyunda giderler.
Komşu köyümüzün bir meczubu vardı, adı Resul’dü. Cinliydi. O köylülerin ortak insanıydı. Gündelik hayatında normal biriydi. Birlikte hayvan nöbeti güderdik. Bazı takıntıları vardı. Kimileri onun bu hâlini kışkırtırdı, biz ise üzülürdük yapılanlara. O da saf bir mümindi. Ölümünden sonra, komşu köyümüzde, kendi köyünde defnedildi. Gittim kabrinde Kur’an okudum. Çünkü onunla bir geçmişimiz vardı, o da saf bir mümindi.
İnsanın en sıradan görüneni bile bir iman taşıyor.
Çokbilmişlerin dünyasında, imanın da dinin de çıkar ilişkileri ağır bastığında ne bir tartı ne bir ölçü, ne bir mizan kalıyor. İnsanları kendi iman dairelerine sokmamak için çırpınıyorlar.
Sevgi ve merhameti olmayanın, acıması ve hakkaniyeti olmayan, insan ve gönül derdi olmayanın imanı da öylesine bir imandır. Rabbim bizleri saf iman sahipleriyle birlikte kılsın.