Biz diye ifade ettiğimiz şey nedir, bizi biz yapan şey nedir? Biz diyerek tariflere başladığımız o çoğunlukla/kalabalıkla, şimdi olduğumuz kişiyi birleştiren temel unsurlar nelerdir? Kalabalığın/çoğunluğun beklentileri ile kişisel beklentilerimizin uyumu ne kadar sağlıklıdır? Biz olarak tarif ettiğimiz şey ne kadar sağlıklı bir anlam barındırıyor. Acaba daha doğrusu bizi, ‘biz’ yapan şeyin tarifini, hakikatini belirleyen temel ölçütler nelerdir ve biz bunun hakikatini nerede arayacağız? Bu biz’in fıtratını belirleyen nedir? Kişisel özelliklerimiz ile bu biz arasındaki bağ nedir, nasıl bir ilişki barındırır? Bu soruları sorabildiğinde insan kendini aramaya, anlamaya ve kendisi ile çevresini anlamlandırmaya başlayabilir. İnsanın hikâyesi tıkandığında kendisi ile yüzleşebilmesi için onun doğasında hareket etme ve de tıkanmayı çözebilmesi için bu yolculuğa ihtiyaç duyar. Bu yolculuğun rotasını ise kendisi ile kurduğu sağlıklı ilişki belirler ve bunda sorular ana belirleyici olur.
Şayet biz denen büyülü ortama kendini kaptırdıysan kendini, unutmamak gerek ki; “biz”de durmak da yavaşlamak da içini duymak da mümkün değildir. Hiçbir “biz” oluşumunda durmak, kendini çek etmek ve de bana bu kadar yeter, burada durayım diyecek imkânı ve sıhhati vermez ve böyle bir şeyi kişinin aklının ucundan dahi geçirtmez. Velev ki olmaz ama şayet öyle bir şeye tevessül edilirse hızlı ve daha sert bir şekilde öğütülür ya da dalı budağı koparılarak kendine faydası dokunmayacak kadar ‘biz’e bağımlı hale getirilir. Elbette ki böylesi düşünceler biz içerisinde rekabet yeteneğini aşındırır ve ‘biz’ tarafından tehdit olarak algılanır. Bu, ‘biz’in içerisinde kişinin iradesinin bir kıymet-i harbiyesinin olmadığının göstergesidir. Düşünmek veya ‘biz’ içerisinde yok olmak ikilemi söz konusu olduğunda elbette düşünmeye karşı tahammülsüz ve toleranssız bir süreç başlar. Bu süreç, bir kanser hücresi gibi büyümesi, yayılması ve genişlemesi söz konusu dahi olmaması için en sert şekilde muamelelere tabi tutulur.
Bugünün insanı, üzerindeki ağır yüklerden kurtulması gerekiyor. Sanki herkesin bir şey olması, bir yere gelmesi gibi bir gereklilik varmış gibi bir mecburiyetin içerisine sürükleniyor. Bütün sosyal gruplar kendilerine gelen insanları adeta birer kişisel gelişim kitabının muhatapları gibi bir takım kariyer hedeflerinin içerisine sokup, onlardan bir yerlere gelmelerini bekliyorlar ve bunu yaparken de kutsal birer motto belirliyorlar. İnsani olan hiçbir şey bırakmadan; insanların sıradan, düz bir hayat yaşamalarının önüne perde çekiyorlar. İnsanlar anlamadıkları bir rekabetin, çekişmenin içerisinde doğallığı kaybediyor ve de farklı bir motivasyonla aşırı bir dünya hırsının içerisine giriyorlar. Beklentisiz hiçbir iş yapılmıyor, hiçbir hukuk kurulmuyor. Ne kadar tuhaf bir zaman! Gençlere rasyonel olmayan ya hamaseti ya da menfaati öneren bir ikilemin içerisinde aynı kapıya çıkaran öğütler veriliyor, buna uygun öğretilere tabi tutuluyorlar ancak bu öğüt ve öğretilerin toplumu getirdiği yer ortada duruyor.
İnsanlara kıyafetler ölçüp biçmeden, onları doğal hallerinde bırakıp; zihinsel olarak ya da maddi, manevi ‘biz’ kalıplarına sokmadan daha rafine bir hayatı paylaşmak gerekir. İnsanlara kendilerini bulmalarını, anlamalarını sağlayacak aralıklar bırakmak ve günün getirdiği kirlere bulaştırmadan daha sade daha basit hayatlar yaşanabileceğini anlatmak ve bunu keşfetmelerini sağlamak gerek. Yüzü kızaran, utanabilen, ar edebilen insanları daha görünür hale getirmek gerekir ve bu insanlara hakkı olmayan şeye tevessül etmediğinde, kimseye kötülük etmediğinde iyiliğe doğru yol alabileceğini, doğrular arasında sıralanabileceğini işaret etmek lazım. Mecburiyet kalıplarından sıyrılıp kendinden başlayarak her şeyi sadeleştirdiğinde insanın kemalat yolculuğu da tamamlanır. Ki buna bugün hava kadar, su kadar ihtiyaç var. Ne mutlu kendini sadeleştirebilenlere! Hoşça bakın zatınıza…