İÇİNDEN geçtiğimiz zaman bizi sürekli bir yanılsamanın
eşiğine getiriyor. Her defasında görüntünün aynada kırılan bölümü ile
ilgileniyor, yansımaların peşine takılıyoruz. Pragmatik bir bilinç ve dil ile
yolumuzu aydınlatmaya çalışıyoruz ve her defasında karanlıkta kalıyoruz.
Korkuların yavaş yavaş tüm insanlığı esir aldığı bir süreci yaşıyoruz. Korkuyu
pazarlayanların toplumsal kaynaşmaya ve barışa izin vermeyerek; dünyada
birleşmenin, bir arada yaşama kabiliyetinin başarısızlığa uğradığı intibaını
yayarak; ümitsizlik halini hâkim kılıyorlar. Bütün ölümleri belli bir ölçüde
zaman zaman batıya taşıyarak, 11 Eylül, Paris vb. eylemler vasıtasıyla da
düşmanlık hattını keskinleştiriyorlar. Bu uygulamalar neticesinde politikaların
daha da sertleştiğini ve merkezi, otoriter yapılanmalara zemin hazırladığına
şahit oluyoruz. Demokrasi adına yola çıkanlar, Korku yu bir sindirme ve
iletişim aracı haline getiriyorlar. Güç merkezleri, ortaya çıkan hasılanın
reklamını, algı merkezlerinin işletimini en üst düzeyde ve en yüksek dozajda
yapmaktalar. Ortadoğu da yaşanan baharı bu sürecin bir sonucu olarak
görebiliriz.
Nitekim ölçeği küçültüp biraz daha yakından baktığımızda
karşımıza çıkan durum; her yitiği, bir başka yitiğin tehdidi olarak görülüyor.
Her tanımlanan şiddet, şiddeti ortaya çıkaran arka plan ve yitirilen canların
çoğalmasına rağmen insani olan her şeyin sömürü malzemesi haline getirilip,
yaygınlaştırılması adeta bazı insanlara, bazı toplumlara çöp muamelesi
yapılması; şiddetin zihinsel ve duygusal arka planının bunun üzerinde
yükselmesine neden oluyor. Bunu derken şiddeti haklı göstermek değil, sürekli
yansımasıyla yani teröristle mücadele adı altında yapılan geniş çaplı
ihlallerin görülmesini ve pansuman ile uğraşmanın bir fayda sağlamayacağını
ifade ediyoruz.
Bu bakımdan yanı başımızda, yaşanan dramlara yönümüzü
döndürdüğümüzde aslında burada tam bir paradoksla yüz yüze kalırız. Çünkü sanki
bazı hayatlar imha edilebilir ve yası tutulamaz muamelesi görmektedir.
Bunlar toplu olarak imha edilebilirler çünkü şiddeti hak ederler. Anlaşılacağı gibi değerli hayatlar, bu
kitlenin hayatını bir tehdit olarak algılamaya koyulur; gerek ayırımcılıkla
gerek baskıyla bezenen bir koruma ya da savunma mekanizması geliştirilir.
Nihayet, değersiz , önemsiz ya da dışarıda görülen bu kitleye mensup
kişilerin hayatları sonlanınca yası tutulabilirlikten uzaklaşır. Ölümleri
rasyonelleştiren çarpık mantık, yaşayanların hayatını korumanın koşulu olarak
bu türden toplulukların kaybını normalleştirir. Dahası bu süreç içerisinde
gerekli enformasyon hazırlanır ve ince ince servis edilir. Zamanla ölümün
rengi, matemin niteliği bir ritüel haline getirilir. Her ölüm için kutsal bir
nosyon yüklenebilir. O zaman duygular daha derin ve dalga boyu daha geniş
kitleleri etkiler. Biranda sağlanan duygudaşlık veya karşıtlık yeni bir pazar
oluşturur. Sadece gereksinimleri
hareketlendiren ve şu ya da bu aidiyete ait ölümün reklamı yapıldığında, son
tüketicinin tatmini de sağlanmış olur. Dil, egemen ideolojinin gösterdiği yönde
propaganda yaparak istediğini kahraman , istediğini katil ilan edebilir.
Eğer bize gösterilene itibar edersek ya da salgılanan korku havasına teslim
olursak işte o vakit seçme, karar verme yetimizi de kaybederiz.
Bu süreçte hakikî iletişime geçmeliyiz. Yani tefekkür ve
tedebbürü ön plana çıkaran bir anlayışla her şeyi hakikatinden saptıran, yok
eden sanal iletişimden uzak durmalıyız. Çünkü böylesi zamanlarda ikinci
iletişim ön plâna çıkarılmakta, hakikat çarpıtılırken insan da manipüle
edilmektedir. Böylelikle insanlar, durup
soğukkanlı bir şekilde düşünme, sorgulama imkânını kaybetmektedirler. Dur,
düşün eskilerin deyimiyle Tevakkuf olmadan vukuf olmaz. Oysa tarihin en
keskin dönemecinde insanı hız ile kandıranlar, küresel ağlara bağlayanlar,
bıkmadan, usanmadan durma, düşünme, durmak yok, yola devam virdini
tekrarlatmaktalar. Bizim inancımız Yaşama Hakkı nı temel hakların içerisinde
en öncelikli haklardan biri olarak öğretir. Bu bakımdan bizler her insanın
yaşama hakkını öncelemekle kalmaz, onun yaşam kalitesini artırmak ve emniyetini
sağlamakla da yükümlü oluruz. Bizler bu korku ve akılsız, merhametsiz
uygulamaların sebeplerini, kime hizmet ettiğini doğru görmek zorundayız. Bu
süreçlerin arka planına bakıp, sosyo-ekonomik, psikolojik unsurları doğru
tahlil edip, insanı yaşatacak ve bütün insanlığa esenlik getirecek adımları
atmalıyız. Her can bizim imtihanımızdır. Sadece biraz, dur ve dinle! Hoşça bakın
zatınıza
TAŞ GEMİ
Not: Bu hafta Remzi Çetinkaya seçti müziğimizi. Neşet
Ertaş tan, Çıkayım Dinek Dağı na yı dinliyoruz. Bozkırın Tezenesi nasıl da
söylüyor; (ay dost) Dinek dağı yeni geldim gurbetten/ Başım halas olmaz
kadadan dertten/ Adama kemlik mi gelir merdoğlu mertten/ Kötülerin dalı gölgesi
olmaz. Muharrem Ertaş ın sözlerine, Neşet Ertaş yorumunu giydirince ne güzel
dinlenir.
Kalbime ateş düştü
İçinde yar da yandı
Su septim ateş sönsün
Septiğim su da yandı.
(Abdulvahit Kuzecioğlu-Nida Tüfekçi, Kerkük Türküsü)
Bize Kadar
1- İsmet Özel, Kentler genişledikçe daralıyor, görüşler
çeşitlendikçe çıkmazlar artıyor diyor.
2- Ne gülün, ne de ağlayın. Sadece anlayın. der
Spinoza. Tiksinti, çürümeyle ne kadar uyumlu bir sözcük değil mi
3- Şems-i Tebrizi Altın olsam, herkes değerimi bilir.
Ben basit bir demir olayım, değerimi sadece anlayan bilsin der.
4- Atâullah İskenderî Hz. de Allah ın katında kıymetini
öğrenmek istiyorsan, seni hangi amelde tuttuğuna bak! der.
5- Yusuf Ayaz, Gönül mesafe bilmez sen o gönüle girmeyi
bil, gönül ekmek istemez sen sevmeyi bil! der.
6- Melih Koç, Hepimiz gıybet kokuyoruz. Onun için
kokuşuyoruz.
7- Mahmut Apaydın, Pot kırma, put kır ve putsuz bir
dünya kur. Konuşursan sadece bildiklerini konuşursun, dinlersen bilmediklerini
de duyarsın diyor.
8- İstersen Hasan Turabi nin, İslami Düşüncenin İhyası
kitabını okuyabiliriz. Ekin Yayınları ndan
TEKKE
Söylediklerimizle amel etmediğimiz halde insanlar
tarafından balon gibi şişiriliyoruz. Halbuki bu âlemin merdiveni Ben ve Biz
lafıdır ve neticesi merdivenden düşüştür. İnsan ne kadar yükseğe çıkartılırsa
düşüşü de o nispette şedid olur. Bundan ötürü salik kişi gönül eri olmalı. Her
şeyin bir bedeli olduğu gibi amelsiz nefsinin şişmesi de rusvalıktır. El öpmek
için insanın önünde iki büklüm olan insanlar, ok yayına benzer ve önünde ne
kadar çok eğilirse ondan gelecek ok daha da zehirli olur. Bundan ötürü gönül
eri, var olmanın yok olmakta saklı olduğunu unutmamalıdır. İnsan, na insan
olup ateşe koşmakta./Ateş kaçmakta o kovalamakta./ Su menbasina akar mı demeyin dostlar, ol deyince olmakta
ibrahimi yakmamakta.
(MAZLUM AR dan Tadımlık )
DAĞARCIK
Hiçbir zaman harabelerin ve yıkılışların sevinen
baykuşları olmadık. Ve bir yiğit gurbete gitse, gövdesine yaslandığımız ağaç
katledilmiştir. Ki, can dediğin kalleşin elinde hali haraptır, güzelin/yiğidin
bağrında gül bahçesi.
(Sefa ŞAHİN den Tadımlık )