İnsanların da, toplumların da, devletlerin de basireti kapanır, bir çeşit kör dövüşüne döner her şey. Ve sanki dibe vurulmuş, her şey dağılmış hatta umutta, enerji de tükenmiş gibi hissedilir. Söz de eylem de işlevini yitirmiş gibi bir hava hâkimdir. O kadar çok ifade mekanizması vardır ki ancak hiçbirisi işlemiyordur. Deleuze, işte tam da böylesi bir duruma uyacak bir tespit yapar; “Problem artık insanların kendini ifade edememesi değil; bilakis, anlamlı bir şeyler söyleyebilecek sessizliğe sahip olamamalarıdır” der. Bu tanım bugünkü dünya üzerinde insandan devlete giden yolda yaşanan krizlerin aslında temel yönünü gösteriyor. Söylenen her şey anlam dünyasında bir karşılık bulmuyor çünkü o anlamı açığa çıkartacak bir sessizliğe ve o sessizlikte düşünecek, akledecek insana ihtiyaç var. Oysa bugün sessizlik sadece çaresizliğin bir sonucu olarak ya da korkuların bastırdığı, tek tona düşürdüğü bir biçimde var. Yani bu sessizlik, anlamı açığa çıkartacak, anlamlı sözleri belirginleştirecek bir sessizlik değil.
Modern hayatın parçaladığı insanın benliği giderek bir makine’nin benliğine dönüşüyor. Yani sadece kodlar ve kablolardan oluşuyor. İnsana has duygu, düşünce ve eylemden yalıtılmış bir hal bu. Bundan dolayı insan, ne hayatı ne de hayata ait olanı okuyamıyor. Bu kadar ızdırabın içinde sorgulamıyor, kuşku duymuyor ve yadırgamıyor. Çünkü hakikati paramparça olmuş; dilin, sözün, eylemin yalancı bir halkaya eklendiği bir noktada gerçeklik değil, kurgular yaşanır. Bundan dolayıdır ki, kirlenen nehrin neden, nasıl kirlendiğini görmeden, sanrılar gerçeğin yerine geçmiştir. Onun içindir ki, söz artık şehvetli bir silah gibi hem sözü söyleyeni hem de muhatabını anlamsızlık kümesinde birleştirir ve benzeştirir.
Çağımızın geldiği bu noktada sadelik ve safiyet itibar görmüyor. Nitekim bunlar önce kalabalık ve karışık bir hale getiriliyor ve tanınmaz hale geldiğinde ederine ulaşmış ve kabul görmüş oluyor. İster dünyevileşme olarak adlandıralım isterse de yeni kavramlar bulalım ancak şu keskin bir gerçek ki “hakikatten sonrası, sapkınlık”tır. Hem yoldan hem özden sapmadır. İşte insan bir kez bu sapmayı yaşadığı vakit edindiği yeni konum ne olursa olsun asla “hakikat”in yerini tutmaz. Çünkü hakikat şartlara, ihtiyaçlara ve kişilere göre artıp azalabilen bir şey değildir. Ne kadar sahteler renklendirilip, bezense de gerçek değişmez. Ancak insan değişir. Nitekim insan fıtratı gereği bu değişime, mihenginden sapmaya meyyaldir. Günü kurtarmak ve günün getirdiklerinden daha fazlasını elde etme hırsı da insanın basiretini bağlayan ve sapmasına neden olandır.
Bugünün dünyasında “ideoloji”ler basit bir şekilde empoze edilmiyor. Birçok kompleks yapının bir araya gelmesi sonucu hem ferdi hem de toplumu istediği noktaya taşıyor. Bir birleri ile iç içe geçmiş bir düzeneğin sonucunda ortaya çıkan bu gürültülü dünya insanın özü bulmasını engelliyor. Kafalar ve kalpler sürekli karıştığı için insan ne kendi sesini (vicdanını) ne de hakikatin sesini duyabiliyor. İşte sistem aygıtını komuta edenler de insana sığ bir alan bırakıyor. Bu sığlıkta insan ulaştığı şeyi ulaşması gereken olarak algılıyor ve bundan zevk alıyor. Onun için sürekli insana yönelik kampanyalar yürütülüyor. Bu kampanyalar bir üründen tutunda bir yaşama, bir inanca hatta bir benliğe varana kadar her çeşit içerik barındırıyor. Bu bakımdan yanlış bir bilinçle doğru yaşanmıyor.
Bu kadar yoğun ses ve gürültünün içerisinde, bu dekoratif dünyada, Bauman’ın da ifade ettiği gibi “fiziksel yakınlık, manevi uzaklıkla el ele” gidiyor. Yüzlerce hikmetli söz var ama o sözleri alacak gönül ve yaşantı yok. Birçok savunulan değer var ancak yaşanan ve hayata taşınan pek bir değer yok. Sürekli söylense de var olan sadece şekil, görünense öz değil. Onun için inançta çoğunlukla ideolojinin bir aygıtı olarak kullanılır. Yeniden üretilir ve tüketim malzemesi haline getirilir. Bundan dolayı da mutlak hesap ve muhasip, bütün işlerin dışında tutulur. Ancak insan görmezden de gelse, bu durum acı da olsa insanın bir hakikati asliyesi var ve sonunda oraya dönecektir. Gözlerini kaçırmanın, ıslık çalmanın veya kendini la-yüs’el görmenin bir anlamı yok. Nereye gidersen git, ne kadar umursamaz görünürsen görün sonunda döndürüleceksin. O zaman sadeleştir ki hayatını, özünü göresin. Bir lahza dur ki, iç sesini duyasın. Ahengini bul ve kendini mihenge vur. Hayat kısa! Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
Not: “Bir çöl esintisi gibi gelip yakalıyor. En eski söylencelerin üzerinde bir nağme gibi, sesinde kadim bir kültür’ün izleri, ince bir hüzün var. Maryam Saleh’dan, “Ghareeba” dinlenir. Ayrıca Müslüm Gürses’ten “Kalbim” i Mahmut Örün için dinliyoruz. Kimse sen gibi söyleyemiyor be Müslüm Baba!
“Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir”
( Sezai Karakoç)
Bize Kadar:
1- Şems-i Tebrizî hazretleri şöyle der: “Her şey çok olunca ucuzlar; edep bunun aksinedir, o çoğaldıkça değeri artar.”
2- Sebahattin Ali, “Hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sevmek”tir der. Ne güzel der.
3- AminMaalouf, “Gerçek, ona layık olana söylenir” der.
4- Bu hafta TimothyBewes’in, “Şeyleşme” adlı kitabı var. Kitap, metis’ten…
5- Bazen sizi en uzağınızdaki sizi en çok anlayan olabilir, ya da farklı görünen ile benzer yönleriniz daha fazladır. Sakin anacak alt metinli bir film var bu hafta ve “Arranged” izlenir. Tabi ki istersen…
TEKKE
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”
(Turgut Cansever’den tadımlık)
Bir Lahza:
“Yalnızlık ve sessizliğin yanına konulabilecek bir öteki mevzu da pişmanlık kavramıdır.” (IngmarBergman, Güz Sonatı, 1978)
DAĞARCIK
“Nasıl gemide giderken ilerlememiz kıyıdaki nesnelerin geri çekilmesiyle, dolayısıyla da küçülmesiyle kendini belli ediyorsa, ihtiyarlamamız da büyük yaşlardaki insanların bize genç görünmeleriyle kendini belli eder.” (Schopenhouer’den tadımlık)