Yaşadığı süreç içinde insanoğlunun merakını kışkırtan
olaylar ve olguların varlığı yanında, bunların oluşlarıdır, denebilir. Bir
dağın varlığını kabullenmemiz fazla bir sorun meydana getirmez, ama dağın neden
ve nasıl oluştuğu, merakımızı çeker, tahrik eder, kışkırtır. Keza bahçedeki
kiraz ağacının varlığını da benimsemekte fazla bir tereddüt yaşamayız. Ancak
bahar gelince, varlığını kanıksadığımız kuru ağacın tomurcuklanmasını, filiz vermesini,
yapraklanmasını, çiçek açmasını, sonra meyveye dönüşmesini hayretle izler,
bütün bunların neden ve nasıl oluştuğunu merak eder, merakımızın peşine
düşeriz. Araştırma, inceleme neden ve nasıl şeklinde zihnimizde beliren
soruların cevabının bulunmasına yönelir. Anlama ve açıklama bir sorun olarak
bizi kuşatır. Benzer şekilde, örnekleri sayısız olarak artırabiliriz. Güneş her gün doğuyor, ama belli
zamanlarda yörüngesi değişiyor. Yörüngenin değişmesine bağlı olarak, farkında
olduğumuz ya da olmadığımız birçok olay ve olgu da değişime uğruyor. Kışın
karın yağmasını olağan karşılıyoruz, oysa yaz ortasında yağmasını kabullenmekte
zorlanıyoruz.
Hayatı bir olgu olarak görmekte pek bir sıkıntı
çekmiyoruz da, insanların yaşadıkları hayatın birbirlerinden bütünüyle farklı
oluşları merakımızı kışkırtıyor, hayretimize neden oluyor. Yapılan herhangi bir
hareketi kabullenmekte zorlanmıyoruz da, o hareketin anlam ve
değerlendirilmesine gelince tereddüde düşüyor, şaşkınlık ya da hoşnutluk
yaşıyoruz. Hareketin varlığı değil, hareketin anlam ve değeri söz konusu
olduğunda işler çatallanıyor. Bunun kabulü kadar, reddi de eşit derecede imkân
dâhilinde bulunuyor.
Düşünce tarihi, bir anlamda olay ve olguların varlığıyla
oluşları, eş deyişle değişimleri ikilemi temelinde ele alınıp irdelenebilir. Bu
bir yönüyle insanın sabit olan ile değişken olan karşısında kendisini
konumlandırabilme sorunudur. Üstelik insan, karşı karşıya kaldığı bu soruna
göre kendini konumlandırmak isterken, aynı zamanda kendi kendisiyle uğraşma
sorunuyla da baş başa kalıyor. Aslında sorun, insanın kendi yapısıyla,
fıtratıyla doğrudan ilişkilidir. Sabit olanda değişkeni çıkartmaya çalışırken,
değişkenin verdiği heyecanla sabiti kurmaya yöneliyor. Akıl ve ruhuyla
kavradığını, duygularıyla oluşturmaya çabalıyor. Oysa duyguları anbean
farklılık gösteriyor, değişiyor, başkalaşıyor. İnsanın, insan olmasının doğal
etkinliği olarak da tanımlanabilecek düşünce, bilim ve sanat ibdaları, kendi
bağlamlarında irdelendiklerinde insanın sabit ve değişken karşısındaki tavrının
birer sonucudurlar. Sabit olana dayanan düşünce, bilim ve sanat ürünleriyle,
değişken olanı harmanlayan ürünler açıklayıcı bir mahiyet taşırlar.
Bana öyle geliyor ki, sabit olan ile değişken olanı,
bunlar arasındaki uyumlu ve anlamlı ilişkiyi mahiyetlerine uygun bir şekilde
kuramadığı takdirde insan, kendi varlık anlamını, yaşadığı hayatı, içinde
bulunduğu doğal ve toplumsal dünyayı kavrama ve algılamada yetersiz kalmaktan
kurtulamıyor.
Sabite dayanmayan, dahası sabitinin ne olduğunu değişkene
bakarak belirlemeye ve konumlandırmaya uğraşan günümüz merak ve anlayışları,
insanı, toplumu, devleti, adaleti, hukuku, özgürlüğü, ahlak ve inancı
çoraklaştırdığı gibi, değişken olanın dünyasına insanı adeta mahkûm etmeye
doğru zorlamaktadır. Ahlakın sabit değerler, inancın sabit ilkeleri, hukukun
sabit kuralları, başta düşünce, bilim ve sanat olmak üzere siyasette,
iktisatta, toplumsal hayatta ve ilişkilerde temel alındığında, bunların
anlamları doğru olarak kavrandığında, değişken olanın da niteliği ve sınırı doğru
bir şekilde belirlenecektir.