Sabır, dert, musibet, sıkıntı, yoksulluk, hastalık ve ölüm gibi hayatımızda yer alan olumsuzluklara karşı ilk direnç noktasıdır ve böyle durumlarda sabrı kuşanır ve yaşananlarla başa çıkmaya çalışırız.
"Sabır acıdır, meyvesi tatlı", "Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur", "Sabreden derviş muradına ermiş", "Sabreyle işine, hayır gelsin başına", "Sabrın sonu selâmettir" gibi atasözleri sabrın kültürümüzdeki önemine işaret eder. "İmanın yarısı sabır, yarısı şükürdür" anlayışı, sabrın dinî kültürümüzdeki yerini gösterirken; Kur‘an-ı Kerim‘de sabır kökünden gelen yüz üç kelime; sabrın gereğini ve faziletini dile getiren birçok âyet mevcuttur: Lokman a.s‘ın oğluna öğüdü şöyledir; "Ey yavrucuğum; namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir."
"Sabır ve namaz ile Allah"tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz) Allah"a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir" (Bakara, 2/45) âyetinde ise sabır aynı zamanda oruç anlamını yüklenir ve namazla birlikte ele alınır. "Ey iman edenler sabır ve namaz ile Allah‘tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir" (Bakara, 2/153)
Görüldüğü üzere ayeti Kerimede, sabredenlerin Allah‘a yakınlığı ifade edilmekte ve namazla sabır bir arada zikretmektedir.
Sabır kavramı hadis-i şeriflerde de sık sık ele alınır. "Müminin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu yalnız mümine vergidir. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Herhangi bir sıkıntıya maruz kalsa sabreder, bu da onun için hayırlı olur" ve "İmanın en üstün derecesi, her durumda özellikle sıkıntılı anlarda sabretmek ve cömert olmaktır" Efendimiz hadisi şeriflerinde sabrın kişiye getirdiği kazanca dikkati çekiyor ve bu konuda insanları sabretmeye teşvik ediyor.
Yine Efendimize "en üstün amel nedir? diye sorulmuş, cevabı; "Semahat (hoşgörü, müsamaha) ve sabırdır" olmuştur.
Sabrın meyvesi
Dünyanın sıkıntıları hayatımızı etkiler ve bizi yorucu bir yolculuğa sürükler. Böyle zamanlarda, sabır ve dua ile Allah‘a sığınır ve yolumuza devam ederiz. Hayatımızın her alanında düştüğümüz ve kalktığımız noktalar vardır. Arada kalan süreçte ise imdadımıza sabır yetişir.
Sabır, üçe ayrılır: İbadete sabır, masiyete sabır, musibete sabır. İbadete sabır, ibadetlerimizi yaparken karşımıza çıkan meşakkatlere, zorluklara imtihanlara karşı sabretmektir. Bu konuda yolumuza taş koymaya çalışanlar olabilir, bizi engellemeye çalışanlar olabilir bütün bunlara sabırla karşılık verir ve ibadetlerimizi yapmaktan geri kalmayız.
Masiyete sabır ise günah işlemekten, haramlara el uzatmaktan kaçınmak, bunlara mukavemet göstermektir. Hayatımızın bazı dönemlerinde zayıf düşebiliriz ama nefsimize kulak asmayız ve haramdan uzak durmaya çalışırız.
Musibete sabır ise sabrın en zorudur, çetin bir sınavdır ve bu yönüyle ikiye ayrılır: İnsanlardan gelen ve giderilmesi elde olmayan musibetlere yani haksızlığa uğramak, iftiraya maruz kalmak, zulüm görmek gibi hâllere sabretmektir ki peygamberlerin müşriklere sabrı bu türdendir. Diğeri de, insanın elinde olmayan sıkıntılardır; sevdiklerinin ölümü, hastalık, malının telef olması, tabiî âfetler gibi musibetlere, doğrudan Allah‘tan gelen dertlere sabırdır.
Sabrın sonu selamettir
İnsanın başına gelen musibetlere sabretmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Zira kişi burada, âcizliğin ve belirsizliğin içine düşmüştür ve kalkmakta zorlanmaktadır. Böyle zamanlarda saatler durur, başımıza gelen olayın hikmetine vâkıf olamadığımız için çaresizlik içinde kalırız. Ama sabır imdadımıza yetişir, öfkeye kapılarak karşımızdaki kişiye haksıklık yapmaktan uzak dururuz.
Sabırlı olmak, özellikle başımıza gelen musibete sabretmek zordur. Ancak unutulmamalıdır ki sabır; yanında tahammül, azim, sebat, metanet, hoşgörü, merhamet ve tevazuu getirir. Sabırsızlık ise; isyan, edepsizlik, güçsüzlük ve pişmanlığa sebeptir. Geçmişimize dönüp baktığımız zaman sabırsız davrandığımız olaylar için pişmanlık duyarken, sabırlı davrandığımız için asla pişman olmadığımızı düşünürüz.
Diğer taraftan sağlık ve varlık Allah‘la kul arasında iki perdedir. İnsan hastalanınca veya malına mülküne bir ziyan gelince Allah‘ı daha çok hatırlamaya başlar, duaları daha sıcak olur, Cenab-ı Hakk‘a samimiyetle niyaz eder. Mevlânâ bu konuda Firavun‘u örnek verir: Cenab-ı Hak, Firavun‘a dört yüz yıl ömür, saltanat, mal mülk vermiş, her arzusunun yerine gelmesini sağlamıştır. Bunların hepsi onun Allah ile arasındaki perdeleri kalınlaştırmış, kendisi İlahlık iddiasında bulunmuştur.




