Sabahsız ihanet

Abone Ol

Gel vatandaş, sen de gel

Adını koymakta ilk anlarda zorlandı uzmanlar ve söz söyleme hakkı olanlar. Kalkışma, darbe, darbe girişimi gibi tanımlar kullanıldı haberciler tarafından. Hatta başarılı olsaydı, darbe diyecektik yorumlarıyla öncekilere yaklaştırmaya çalışmasına ekran insanlarının, itiraz edilmedi.

Öncekiler darbedirler ve hala hiç birinin hesaplaşması yapılmamıştır.

15 Temmuz ise kanlı bir ihanettir ve hesaplaşılmasına anında başlanmıştır, bizzat millet tarafından.

Bir başka fark da “kök” meselesidir. Hani 12 Mart’tan sonra siyasi literatürümüzde sıkca seslendirilen ünlü “kökü dışarda” insanlar, ideolojiler, eylemler anlatımıyla kıyaslandığında izahı daha kolaylaşır.

15 Temmuz ihanetinin, “Baş”ı da dışarıdadır. Kök ise, ortaktır ve gelenekseldir. Kimi darbelerde “Bizim çocuklar” diyenler.. Kimi ihanetlerde “Fetö’cüler gerçek demokrası peşinde” diyenler..

Önceki dönem mağdurlarından gazeteci Nedim Şener’i izledim bir tv programında. Yakın olduğu CHP’lilerin tereddütlerine üzüntülerini dile getirmesi, kendini paratoner yapsada, gerçek bir gazeteci olduğunun da TC mührüyle tasdikiydi.

Bu ülkede sözün kıymetine değil, kimin söylediğine bakılır. Bizden mi, onlardan mı? Söylenenin yanlışlığı veya doğruluğundan önce hem bizdensin, hem niye böyle konuşuyorsun kışkırtması akıllara gelir.

Programdaki müdahaleci avukatın, “Ben sela okunduğu için sokağa çıkmak istemedim” açıklamasına, Nedim Şener’in o anda, “Ben endişeli, mütereddit bazı insanlarımızın da sokağa çıkması için kiliselerin çanlarını çalmasını isterdim.” Demesine çok sevinecektim. Hatta, mazeret bulmak için sela’yı beklemeseydiniz. Önceden çıkmanızı ne engelledi, demesini de, bekledim..

Tasa, kaygı, kuşku, korku kelimeleriyle sözlüklerde açıklanan “endişe”yi, olduğu iddia edilen ve hiçbir zaman hiç kimseden tasvip almayacak görüntüler için kullanan sayın Kılıçdaroğlu’na destek olmaya çalışanlara keşke oralarda olsaydılar da önleseydiler, dememizi ise hiç kimse fazla bulmasın. Demokrasi için illa evde oturulacak, diye bir şart olduğunu iddia edemeyeceklerine göre..

Marketlere hücum, marketlerde kuyruk var haberlerini görünce tıkladığımız sitelerde, çok eski bir Ortadoğu fıkrasını hatırladık.

Ortadoğu’da iktidarların ihtilallerle değiştiği yıllar. Ötelerden gelen silah sesini duyan manav, alışveriş için tezgahına yanaşan aşina olduğu siyasetçiye sorar.

- Ne oluyor?

Umursamaz bir halde seslerin geldiği yerlere doğru bakar o siyasi müşteri ve manavin beklediği cevabı da verir.

- Yine ihtilal yapıyorlar. Sen şurdan bana iki kilo üzüm ver.

Ne dersiniz? Üzümler bizde makarna mı oldu bugün.

TAŞ YERİNDE AĞIRSA..

Haber sitelerinin tıklanmasına değinmek zorunda kalmıştık yukarılarda bir yerlerde. Aklımıza Ertuğrul Özkök geldi ve biraz daha üstünde duralım, tık tık edelim dedik.

Elbette gazetesini övecek, elbette grubunu savunacak… Sevinmesi de normaldir, böyle şansları olduğu için.

20 Temmuz günkü yazısında Hürriyet internet sitesinden haberler veriyor ve “O gece Hürriyet internet belki de dünya rekoru kırdı.” Diye – haklı olarak- övünüyor.

Sosyoloji doçenti de olan sasyın Özkök’e, uzmanlık alanımız değil ama, yayınlarının bir muhalifi olarak şu soruları da hatırlatmak isteriz.

Hürriyet’e rekor kırdıran o tıklamaların tek amacı, haber almak niyetli midir?Atlanmayacak bir yüzdeyle ifade edilecek “Acaba birliktelikleri var mı? İlişkileri ne düzeyde?” meraklılarının olduğu iddiasına da bir bakılmalı.

Ama biz yine de sayın Özkök’ün sevincinden yanayız. Hürriyet yerini böyle buldu ve iyi oldu, demek istediğimizden.

DOĞRULARA DOĞRU

Tartıştığımız bir sorunumuz da şudur: Müdahale etmesi gereken kurumlarımızın bazı yetkilileri meydana çıkmakta geç mi kaldılar?

Haberleşme ağında iletişimsizlik oluşturan sıkıntılar mı vardı, gibi teknik soruların cevabını aldığımızda doğruları öğreneceğimizden eminim. Bizim de konu ile alakalı bir örneğimiz var. Hem de öncekilerden…

27 Mayıs’ta donanmayı Marmara’nın ortasında tuttuğu bilinen DKK’mız Fahri Korutürk’ün, büyük elçilik ve kontenjandan senatörlük atamalarından sonra Cumhurbaşkanı seçtirilmesini unutmayanlar ve tesadüflere bağlamayanlar yorumlarında daha isabetli olacaklardır da deriz.

Cumhurbaşkanı iken, halka açıklamasa da 12 Eylül ihtilalcilerine, ben varken darbe olmaz, dediğini de öğrenmiştik. Dolayısıyla 12 Eylül ertelenen bir darbedir. Şimdi öne alınma durumları konuşuluyorken hatırlayıverdik.

YAŞA FENERBAHÇE

Binali Yıldırım…

Başbakan olduğunda çok insanımızın kafasındaki soruların en ortak olanını şöyle yazabiliriz:

Neyi başarması isteniyor? Ya da hangi başarısı ile anılacak? Herkesin gözden kaçırdığı ve fakat bizim de tesbit etmemize ragmen yazamadığımız bir ayrıntıya dikkatleri çekmek istiyoruz bugün.

Soyadı kaderi..

Devletin FETÖ dediği terör örgütünün zulmüne uğradığında 3 Temmuz’da, hedefin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu haykıran ve buna herkesi uyandırmak için, başkanı olduğu takıma “ışıkları söndürdüler ama biz kupamızı aldık” numaralarını TFF izniyle çekerlerken, hapisanelerden mücadelesine devam eden sayın Aziz Yıldırım’la aynı soyadını paylaşması Başbakan Binali Yıldırım’ın, kader ortaklığı işareti değilse, nedir?

Bir Yıldırım’ın yok edilmeli deyip ilk kurşunu sıktığını, bir başka Yıldırım imha ediyor bugün.

Yıldırım, yıldırımı çeker. Tesbitimiz vardı demiştik ya…Budur.

Not: Aziz Yıldırım’ın ve Binali Yıldırım’ın soyadı benzerliklerini biz hayra yormak istiyoruz, diye yazamadık o günlerde. Sebepleri çok. Yolun yarısına geldiğinde “Benim adım Kemal” demeyi ancak akıl edenin niyetini düşünürseniz, bizim “soyadı kaderi” dememizin gerçeği anlaşılır.

"DALGALI'' GELİŞ

15 Temmuz ihanet girişimiyle imtihanımızın sınıfta kalanları arasında Hükümet’in uçak yolcusu kadrosundaki fotoğraf meraklısı katiplerini, yazıcılarını en başta saymak gerekir.

Şu satırlara bir bakın. (20 Temmuz 2016 Çarşamba-Sabah Gazetesi-Melih Altınok-Başyaver Ali meğer beni fena yapacakmış)

Başyaver Ali Yazıcı anlatılıyor: “Cumhurbaşkanı ile gittiğimiz gezilerden bilirim. Hiç birimiz ciddiye almaz, güler geçerdik”

Bir Kurmay albay.. Cumhurbaşkanı Başyaver yapıyor. Devlet ciddiye almış ama, kadrolu uçak yolcuları gülüp geçiyor. Hepiciğide adam kalitesi uzmanı.

İşte o yaver, yolculara Afrika’dan dönerken demişki:

“Darbe geliyor, siz inanmamaya devam edin!”

Ciddiye almayan, dalga geçen, gülüp geçen o yaverdir aslında.Hazır ayağına kadar gelmişler, yiyip içmişler, pozlar vermişler; darbe umurlarında mı olur?

Yolcular ancak bu gün “pes” diyebilmişler.

Pes yani!

DİNİME DAHLEDEN...

Televizyonlarda 15 Temmuz ihanetini yorumlayan programlar birbiriyle yarışıyor. Herkes doğrunun bir ucundan tutmuş... Herkesin elinde mozaik taşlarından birkaç tane... Tablonun tamamını görmek zor mu zor. Yıllara yayılmış. Konuşmacıların hepsinin hayatında canlı yaşanmış ihtilaller, hayatlarının öncesinde olanları da ya duymuşlar, ya biraz okumuşlar.

Strateji uzmanı bir eski askeri (Mete Yarar?) bir programda dinliyorum: “Bunlar asker değil! Asker bütündür. Haliyle, tavrıyla, duruşuyla bütünlük arzeder. Elbiseleri vücudlarının bir parçasıdır. Bunlarda her şeyin ne kadar iğreti durduğunu görmüyor musunuz?”

Zabıt katibi değilim. Seyrettiğim ve dinlediğim konuşmaları hafızama almaya çalışırken, araya benim kelimelerimin de karışması, konuşmanın ana fikrini bozmadığı gibi, benim de anlama kaabiliyetime dolaylı yardımımdır. 

O strateji uzmanının “Bunlar asker değil” demesi beni mecburen aldı götürdü gençlik sayfalarımın ihtilallerle karardığı yıllara....

12 Eylül günlerinden bir gazete makalesindeki bir cümleyi hatırlıyorum. Bu günlere kadar taşıdığım yorumumun “Bahane bulmak”lı olmasını artık değiştireceğim.

“12 Mart sürecinde, esas duruşu bozuk diye albay emekliye edildi bu orduda.”

Sözünü ettiğim ve bugün hangi gazeteden ve kimin makalesinden okuduğumu hatırlayamadığım o cümle bu idi.

Şimdi üzüntüm daha da artıyor.

Eskilerimiz böyle üzüntülerini başlığa yazdığım deyimle izah ederlermiş...

RÜTBE HAVASI, GİYENE DE, GÖRENE DE..

Hürriyet binasına da gelmişler darbe yapmaya çalışanlar. Direndiklerini duyduk, anlattıklarında. Yazdıklarından da okudu bazılarımız.

Ben de canlı şahidiyim Hürriyet gazetesine “asker”in gelmesinin. Üstelik benim gördüğüm yüksek rütbeliydi.

Yıl 1979. Cağaloğlu’ndayım. Şöyle bir uğradığım MTTB’de ıssızlık saatleri...

Divanyolu’na çıkacağım. Bab-ı Ali caddesinin sonuna gelmiştim ki, karşı kaldırımda gördüğüm insanlar tuttu beni. Sonra ben de o tarafa geçtim ve takibe başladım.

Birkaç adım önümde kısa namlulu silahını çapraz tutmuş yapılı bir inzibat eri düzgün adımlarla komutanını takip ediyordu.

Komutan bir albaydı. Tören kıyafeti giymişti ve koruma askeriyle yarışan ama dolgun bir vücut yapısında idi.

Ne oluyordu, nereye gidiyorlardı. Peşlerine düşmüştüm. Ne merak... Cağaloğlu Kız Lisesi’ni geçtik. Gelen bina Hürriyet’in önü rölyefli binası idi.

Karacı elbiseli albay peşindeki askeriyle Hürriyet’e girdi. Ben bunu gördüm ve müteferrika meydanının ordan Nuruosmani’ye caddesine yöneldim.

Elbette bilmem o gün o albay’ın Hürriyet’e niçin gittiğini... Gazetenin kendisinde, ya da dergilerinde filan yazdıysa benim haberim yok. Lakin çok sonraları, gördüğüm o ziyaretin hafızama kazınmasına sebep olan olaylar oldu.

28 Şubat’ı hatırlayın. Bin yılın ilk on yılı içinde tv kanallarına çıkıp, “Biz postmodern darbe yaptık” övüncüyle konuşan ve bizim de yazılarımızda “avara kasnak” kodu ile anlatmaya çalıştığımız ve yargı mensuplarının çok alkışını almakla ünlenmiş bir general vardı.

Bir başka icraatı ile de ünlüydü o general. Bilhassa gazetelerin yazı işleri müdürleri hiç unutmamışlardır onu. Telefonu kaldırıp ne diyordu onlara?

– Oraya bir albay mı göndereyim?

Gazetelerinin manşetini o darbeci generalin istediği gibi düzenleyen gazete yazı işleri müdürlerimizin, demokrasili hayatlarında bu yaşadıklarından üzüntü izleri taşıdıklarını görenin, hissedenin olmamasını, kimi sosyologlar, şu sığınak cümlesiyle açıklamışlar: Albay gönderileceği söyleniyor. Teğmen göndeririz denmiyor ki... Burda bir övünç payı var, onu görmek lazım.

Sosyologlarımızın anlatmak istediklerine dayanak olacak bir olayı daha yazmak farz oldu şimdi. Maksat memleket aydınlansın.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının polislerle girdiği bir çatışmadan sonra, teslim ol çağrılarına şöyle bir cevap gelir: “Filan albay gelsin, bizi teslim alsın. Polise teslim olmayız.”

Deniz Gezmiş’in bu isteğine, tamam der polislerin amiri komiser. İstenen albay çağrılır, gelir, teslim alır Gezmiş ve arkadaşlarını.

Ertesi günkü gazetelerin haberlerindeki şişkinliği tahmin etmek zor olmasa gerek: Bir albaya teslim oldular.

Olayı bir başka zaman anlatan Deniz Gezmiş’in röportajından bir cümlesidir, konumuzu ilgilendiren ve “dayanak” kısmının iyice anlaşılmasını sağlayan.

“Teslim olacağız dediğimizde, zaten kurşunlarımız bitmişti. Ama biz dediğimizi yaptırdık, bir albay çağırdık.”

Albayla muhatap olmak...

Anlatmak istediklerimize herkes kendince buralardan hareketle bir katkıda bulunabilir. Eğer isterlerse...

Konu harici olsa da şimdi madem ki hafızalarımızı tazeliyoruz. İşte o günlerden aklımızda kalan bir sorumuzu da paylaşalım burada.

Teslim olunmak istenmeyen o polisler, kendileriyle çatışan gençlerin ellerinde birer tabanca olabileceğini ve tabancaların da kaç mermi atabileceğini bilmiyorlar olabilirler mi? Duydukları tak takları saymasalar dahi mermilerinin de bittiğini...

Fakat bütün bu bilgilere rağmen o polis birliği amirinin, hayır sizi biz teslim alacağız dememesini ve adı verilen albayın gelmesinin beklenmesinin izaha muhtaç olmasını, hiç değilse olayın sonrasında, şart sahibi o gençlerin akıl etmelerini çok isterdim. Gelişmelerin başka olacağına inancımdan...

Albay’a teslim olmaksa konu, bunun bir ilki var, diyenlerinizi duyar gibiyim. Gangaster sıfatlı ilk banka soyguncumuz Necdet Elmas’ın memleketinde hemşehrilerinin bir efsane anlatırlar gibi, bir albay teslim almış, dediklerini çok duymuştu geçen asrın ortalarında doğanlar. Hatırlanan, sanıyorum odur.