31 Mart seçimleri geride kaldı. Sonuçlara yapılan itirazların netleşmesiyle beraber süreç öyle veya böyle bir karara bağlanacak. Partilerin kampanya dönemleri değerlendirilirken, Saadet Partisi’nin bütün seçim çevrelerinde ittifaklara dahil olmadan tek başına seçime girmesi ve “kazanacak aday” formülü üzerinden bir strateji belirlemesi bu seçimin ilgi çeken önemli bir yanı oldu. YSK’nın belirlediği sonuç açıklama kriterlerinden birisi olan belediye meclislerindeki oy oranına, köylerin de dâhil edilmesiyle birlikte Saadet Partisi bu kritere göre 1.349.000 oy aldı. Bu sayının oransal karşılığı ise yüzde 3,03. Tabi bu oran hedeflenen bir sonuç olmamasına rağmen, geçmişe göre oyların neredeyse yüzde yüzün üzerinde artması, Saadet Partisi’nin ilgi odağı olmasına yetti. Kampanya döneminde iktidar yetkililerinin Saadet Partisi’ni tamamen boğma ve mecalsiz bırakma girişimlerine rağmen alınan bu sonuç, Türkiye siyasi tarihi açısından içinde çeşitli anlamları barındıran önemli bir mesaj olarak tarihe geçti. Medya manipülasyonları, devlet imkânlarının fütursuzca kullanılması, kutuplaştırıcı dil, düşmanlaştırıcı yaklaşımlar, hakaret, küfür akıllara gelebilecek her çeşit bel altı vuruşlara rağmen 1,5 milyona yakın insanın iradelerini Saadet Partisi lehine ortaya koyması herkesin üzerinde çok iyi düşünmesi gereken bir sonuç olarak ortaya çıktı.
Peki, bu sonuç nasıl okunmalı, nasıl değerlendirilmelidir?
Öncelikle mevcut hükümet sistemi içerisinde yüzde 3 gibi bir oranın ne denli önemli olduğu tartışma götürmez bir gerçek olarak anlaşılmış durumda. Bu saatten sonra kimsenin bu gerçeği dikkate almadan strateji belirleyebilmesi mümkün değil. Bu aynı zamanda Saadet Partisi’nin söylemlerine kulak verilmesi için makul bir ortamın doğmasına da katkı sağlayabilir. Her zaman söylediğimiz bir tespit var. O da Saadet Partisi’nin kendi rengini muhafaza ederek toplumun bütün kesimleriyle iletişime geçebilme becerisidir.
Bu sonuçlarla beraber Saadet Partililer açısından siyasi atmosferde birçok fırsatların olduğu açıktır. Şöyle ki, Saadet Partisi’nin sosyolojik tabanı malum şu anda çoğunlukla AK Parti’ye destek veriyor ve oradan belirgin bir kopma da henüz gerçekleşmedi. Ancak bu insanlar tercihlerini sorgulamaya çoktan başladılar. MHP’nin -abartılı da olsa- 31 Mart’ta yüzde 18,81 aldığı iddiasını dikkate alırsak, Cumhur İttifakı içinde tartışmaların başladığı sonucuna da rahatlıkla ulaşabiliriz. Son olarak eski Başbakan Davutoğlu tarafından yapılan açıklama da, içerdeki sorgulamaya önemli bir örnek olarak verilebilir. Peki, Saadet açısından fırsatlar bu işin neresinde? Saadet Partisi bir anlamda “Baskı altında zarafet” gösterisi yapıyor. Bu duruşunu muhafaza etmesiyle birlikte hem sosyolojik tabanından kendisine geri dönüşler olabilecek, hem de bu söylemlere hasret kalan ve ilgi çekici bulan diğer toplumsal kesimleri kendi çatısı altında toplayabilecektir. Çünkü bu siyasi atmosferin daha uzun süre götürülmesi sosyal psikoloji açısından mümkün görünmüyor. Akıbeti ne olacağı belli olmasa da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türkiye İttifakı” açıklaması bir anlamda, taşınması oldukça zorlaşan bu sosyolojiye cevap bulma girişimidir.
Hal böyleyken bu arada öylesine akıl almaz günler yaşıyoruz ki bazen bu olanlar gerçek mi diye sormadan edemiyoruz. Dil, üslup ve söylemleriyle sorumsuzca hareket eden siyasileri gördükçe, dinledikçe şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bu siyasi kişilikler Gladyatör filminde, yırtıcı hayvanlarca parçalanan ve birbirlerini boğazlayan insanları izlerken ellerindeki kadehlerle kendilerinden geçerek zafer naraları atan şeref tribünündeki soylular gibi olmaya başladılar. Ayrıca şu da açık bir gerçek ki, kindar olmayan dindarların makbul sayılmadığı bir dönemden geçiyoruz. Toplumu sağduyulu davranmaya çağıranlar bile hemen düşmanlaştırılıyorlar. Bu manzara salt bir politik gündem olmanın ötesine çoktan geçti. Bu durum ağır bir medeniyet krizine doğru hızla evriliyor. Siyasi rant hesabı yapanların veballeri de her geçen gün artmaya devam ediyor. Bu noktada Saadet Partisi’nin ortaya koyduğu toplumsal uzlaşı, huzur ve iç barışı önceleyen yaklaşıma siyasi rekabetin ötesinde çok büyük ihtiyaç var. Bu yüzde 3’ün hem ülke hem de millete verdiği mesaj ise aslında çok net; umutsuzluğa gerek yok, sağlam temeller üzerine kurulu bir gelecek inşa edilebilmek hala mümkündür.