Saadet standlarına saldıran, “köylüsü” bir kahraman

Abone Ol

Şöyle bir geriye yaslandığımda, ondan duyduğum ve yurt odalarında tartışmaya açtığım bir kanaatini hatırlarım üniversitedeki ilk yılımdan. MTTB’nin konferans salonunda, yoğunlaşan talebe eylemlerine karşı tavrımız ne olacak, ne olmalıdır tesbitinin derdine düşmüşken, ağabey rolüyle gelmiş ve kürsüyü önüne almıştı.

“Sizler” demişti, “Sizler imalat hatasısınız!”

Kastedileni anlıyordu herkes. Eğitim sisteminin istenmeyen neticesi olmakla tasnif ederken, taltif edildiğini sanıyordu çoğumuz. Torna tezgahlarında yontulan ağaç dalları gibilikti hissettirilen.

Önce “Hata” kelimesineydi itirazım, sonra imal edilmeye çalışılan olmaya, oldurulmayaydı. Çok arkadaşımı, bu tartışmadaki haklı taraf olduğumuza inandırmıştım. İstenen, orijinal, fevkalade kitlesi, kesimi bizdik, eğer içinden geçtiğimiz maarif sistemi, torna tezgahlı bir atelyeye örneklendirilecekse..

Onun, bizi daha baştan “Hata”lı düşünmesinin ve öyle kabul etmesinin son örneğini Beykoz’da Saadet Partisi standlarına yaptığı tecavüz, saldırı anında, başörtülü kardeşlerimize karşı sarfettiği kibir yüklü cümlesinde duydu insanlar.

“Sizler, burada ne arıyorsunuz?”

Hayatlarını, doğru yerlerde, doğru zamanlarda, doğru insanlarla, doğru inançlarla ve doğru bir canlılıkla sürdürme gayretindeki o insanları, ağabey denilerek öne itelendiği o MTTB günlerinde de anlamamıştı zira.

“Ferruh Bozbeyli varken, Süleyman Arif Emre’ye mi oy vereceğim?”

73 seçimlerine birkaç adım kalmıştı. Kalabalık ve meraklı bir gençlik etrafındayken MTTB’nin o küçük sekreterlik odasında, siyasi fikrini böyle beyan ederek, MSP heyecanı yaşayan o gençliği pasifize edeceğini sanıyordu.

Halbuki, bu fikrini kabul ettirme girişimi sayacağımız, eski başkanlarda DP milletvekili Rasim Cinisli’yi, her kutlama yahut anma adı altındaki toplantılara tutup getirmesi, hiç karşılık bulmamıştı, her seferinde suratları biraz daha asılan o gençlik tavırlarında. Pasif, donuk ve manasız kelimelerin çıktığı o zayıf kişiliğin, ne karşılığı olacaktıki, yarınların daha iyi karşılanacağı umutlarıyla dolu o gençlikte. Belki de çok istediği milletvekilliğinde de halef-selef durumunu ümit ediyordu, o sündürmelerde.

Biraz cemaat yapılaşmalarının, biraz da MSP’ye uzak durmayı siyaset üstü kalmak sanan, bu hali de marifet bilen ve kendilerini “ağabey”likle süslemiş eski ve yeni başkanların, rahmetli Burhaneddin Kayhan ağabeyi hep ayrı tutarım bu takımdan, hakimiyetlerinin sürdüğü her gün, MTTB’nin ıssızlığa daha bir yaklaştığı günlerdi. İlk kısa dönemin askerlerinden rahmetli Sedat Yenigün ağabeyin izinli geldiği bir cumarteside duyduğu bu terkettirilmişlik acısını yazdığı mektubu arşivimdedir.

MSP’nin iktidarındaki o şanlı Kıbrıs zaferi ve haşhaş yasağına son verme dirilişi dahi “Ferruh Bozbeyli varken”ciler ve artcılarının gayretleriyle gençlikte bir karşılık bulsun istenmemişti. Düzenlenen Kıbrıs ve eşit eğitim mitinglerinde, aykırı düşünen arkadaşlarımızla partiye uzak duralımcılara karşı tavrımız, “Ağbi”cilerin yönetimi paylaşmalarıyla artık sona gelmişti.

Bu teferruatların benim hayatımdaki önemi, yaşadığımız siyasi hayatla hep paralel olduğundan, (onları anlatan bir kelimeyi mecburen biz de kullandık) bilinmesini istiyorum insanlar tarafından. Zira İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Necdet Gökçınar’ın, “İ.Kahraman standlarımıza saldırdığına göre, bize gelen anket neticelerinden o da haberli olmuştur” cümlesinin hakkını vermektir meramımız.

Üstümüzden 80 ihtilali geçmiş, partimiz, MTTB’miz ve tüm müesseselerimiz kapatılmış, hapisaneler, siyasi yasaklar derken… Tekrar toparlanma ve toplanma günlerine ermişiz. MTTB’liler “öbek”leşirken, ki bu birazda kazanılan maddi güçlerin yarışmasıdır, yine önlerde o vardır.

Yakınındakilerin, bugün siyasi mezarlıkta yer arayan ANAP ve DYP gibi partilerde “kendilerine” aktif olmalarına “Halkın valisi, yağlısı, ballısı, şusu, busu…” gibi cümlelerle övgüler düzerken, içini yakan “arzu”sunun herkes farkındaydı. Çünkü dayanılmaz hale ulaşan o arzuya göre şekilleniyordu etraf, efrad…

Yüksel Çengel’in Avcılar Belediye Başkanlığı hep gündeminde olmuştu. O olmuştu, ama ben yani niye…

Şehremini’de bir esnafla çay sohbetindeyken birkaç yıl önce, yandaki büyük bakkalın bir Çengel kiracısı olduğunu duyduğumda, bir tek soru sormuştum kiracı ağabeye..

“Yüksel Çengel’in varlığını, başkan olmadan önce ve başkanlıktan sonra diye anlatırsan ne söylersin?”

Aldığım cevabı adı siyaset tarihinde her geçen insanoğluna uyarlasınlar isterim.

“Başkan olmadan zengindi. Sonrasında öyle diyemem.”

Bir MTTB’li idim ve duyduklarım gururlandırmıştı. Şimdi bu teferruatı niçin anlattığım noktasına takılıp, kalınmasın isterim.

Refah Partisi İstanbul listesini gördüğümde, soluğu gazetede almıştım o akşam. İtirazım vardı, listedeki iki isme. Birini tanıyordum, birini tanımıyordum. Ortak özellikleri, hiç olumlu düşünmedikleri, konuşmadıkları ve başarılı olmasını istemedikleri bir partinin aday listesine adlarını yazdırmış olmalarıydı.

O akşam çok konuştuk, daha doğrusu hep ben konuştum. Karşı haber yapalım. Ben oturup yazarım gerekçelerini. O iki adı listelerden çıkarttıralım. Heyhat! Antartika kadar bir sessizlik ve soğukluk vardı o akşam sorumlu arkadaşlarımda. Hatta Refah Partisi’ni “cemiyetçilik” uzmanlığıyla bölünmeye götüreceğini de söyledim. Kitabını sonra yazmış “yavuz” bir kalem. Yani umutlarım kırılmıştı. Kös kös döndüm eve. Mecburen kabullenecektim. Bir ben değildim rahatsız olan amma..

Refahyol hükumeti günlerinde, oy vermediği, oy vermeyeceği “Süleyman Arif Emre”lere inat, oturtulduğu “kültür” makamında onu, kimileri bir tv kanalında, yeri doldurulamayacak kültür insanlarımızdan Semavi Eyice’nin yaşını ve hayatını sorgulamasıyla hatırlarken, bu fakir de 9. Senfoni’yi bir milli marş gibi çaldırıp ve ona baka baka “İşte çağdaş Türkiye” narası atan, meşruiyet içerisinde çareler aramayı terk ederek İsmet Paşa’nın has adamlığına geçmiş bir Demirel’in karşısında kafasını yerden kaldıramamasıyla bir daha tanımış ve çok yazı yazmıştır bu sayfalarda o anlarla alakalı. (Toplandığında bir gün, bir risale olur. Hayal bilmem kaç)

Sahibi olduğu vakıf binasında, T. Özal’ın Cumhurbaşkanlığı’na atladığı günlerde, Türkiye’nin hayrına iddialı çok dua ettiğini, artık alıştığım için hayret etmeden bende duymuştum. Ah üstüne ah çekiyordu. “Demirel Cumhurbaşkanı, Özal Başbakan olmalıydıki, olacaktıki, olsaydıki..”

Refah Partisi ve Necmeddin Erbakan üstüne hiçbir hayali olmadığına inandığım kişilerin, yol üstündeki engel, mania, hendek, mazgal rollerine soyundurulduklarını kapatılan Milli Görüş partilerinde şahit olanlar, şimdi şaşırmasalar da standlara saldırı eylemlerine, tarihe bir kez daha not not düşme görevlerini ihmal etmezseler.

Bizim yaptığımızda işte bu.

Beykoz’da Saadet Partisi seçim standına karşı, “Köylüsü” olmanın avantajını kullanmanın bedeli olsun eylemindeyken, adayımız Necdet Gökçınar’ın tarifi ile “Saldıran” eski politikacının videolara yansıyan “Nerden geldik?” sorusuna, bir yaşanmışlık anlatarak cevap verelim. Bakarsınız, “Köylüsü”olmak pozisyonlarını iyi kullananlar dahi bir şeyler anlayabilirler, isterlerse eğer..

Şehrin uzağındaki hapisaneden omuzu tüfekli iki jandarma çıkar; aralarındaki eli kelepçeli genç mahkumla.

Üçü de bilmektedir şehrin merkezine şafaktan önce varmaları gerektiğini. Adımları sık, üstlerine düşen sağanağın damlaları daha sık.

Şehre girmişler, meydana açılan caddenin son binalarına vardıklarında, bir saçak altına sığınırlar. Omuzu tüfekli jandarmalar kendilerine bir çeki düzen vermek istemişlerdir.

Başlarını uzatsalardı görecekleri o meydanda, yağlı ipi sallanan üç ayaklı sehpa, ortasındaki iskemle ve mahkumun gelmesini bekleyen görevliler vardı.

Omuzundaki tüfeğin kayışını tuttuğu elini ohlayarak ısıtmaya çalışan jandarma, nerde olduğunu bir an unutmuş olacakki, hallerini kelimelere döküverir.

“İliklerimize kadar ıslandık!”

Ortadaki eli kelepçeli mahkumun, Rize meydanında asılmaya giderken jandarmalarını sevgisiyle yoğurduğunun ne “Köylüsü” olanlar farkındadır, ne de Gülhane Parkı’nın ceviz ağaçları..

“Sizin bir de dönüşünüz var değil mi?”

Bulunan değil, kanla yoğrulandır Türkiye

AKP’nin şehirleri yönetmeye talip aday insanlarının okuma meraklarının olmadığı bilinir ama, miraslarına sahip çıkarak dengeleme yahut gözlerden saklama yapmayı da pek becerirler.

Sosyal medyaya düşürülen ve paylaşılan propaganda cümleleri ya böyle nettir, ya da eşdeğer özelliktedir, bu okumaz, hatırlamaz ve hatır tanımazların..

“Bu ülkeyi yolda bulmadık. Şuna buna da teslim edecek değiliz.” Bir AKP adayı bu. Şehir hastanesinin müdavimlerinden olmalı. Kendilerini sınıflandırıyor: Ülke bulucular ve ülke teslim etmeyiciler.

Maaşlı kalemcileri arasında biraz delikanlı damarlısı olsa da, şu soruyu sorsa o adaylarına istemez misiniz?

Ülkeler yolda mı bulunur? Yolda bulunmuş bir ülke örneği var mıdır dünyada?

Zira benzer soruyu İsmet Özel, zamanında ilgilisine sorduğu için, alkışlayarak aferin peşindeliklerini tatmin edenler olmuştu sanıyoruz damarlarındaki asil kana bir baksınlar dediğimiz AKP’nin ücretli yazıcıları arasında.

Demirel fedaisi Cavit Çağlar’ın kendisini tarif etmesinin kartel gazetelerinde manşet olduğu o iktidar günlerinde, Afrika’da kırbaç şaklatan sahip pozunu takarak kumar masalarında morartılmış yüzüne, demokrasi ve özgürlük mücadelesindeki insanlarımıza aynı cümleyi kuruyordu; Yol’un cinsini de belirterek..

“Biz bu vatanı sokakta bulmadık!” Bugün mirasına sahip çıkanlardan küçük de olsa bir farkı vardı Mesut Yılmaz’ın; kendini teslim memuru gibi görmemişti..

İstihbarat ve Emniyet raporlarını okuyarak aday yaptığı partililerinden sorumlu AKP Genel Başkanı ve Türkiye Cumhurbaşkanı, seçim konuşmalarında onlarla paralel olmaya sanki itina ediyor.

“Türkiye bir yol geçen hanı değildir.” Cümlesi mesela..

Efendim, hemen arkasından “Bir hukuk devletidir” açıklaması boşuna mı yapılıyor. Onu okumadın mı, diye sorma hakkını kimseye tanımayız.

Konuşan, biraz önce vurguladığımız gibi bir siyasi partinin genel başkanı olsa da Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’dır. Bir Cumhurbaşkanı, ülkesinin hukuk devleti olduğunu anlatmak için tarihin dibinde kalmış “han”ları mı örnek verir.

Belki de atalarımız, “han”lı örnekler güzel kaçmayacağından, kervansarayları çok önemsemişlerdi. Kervansaray.. Çağrışımı dahi zengin..

Ülke, vatan, Türkiye..

AKP aday insanlarının seçim konuşmalarında kendilerini anlatacakları “malzeme” kelimeleri sanki.. Misali çok bu durumlarının. Biz birini analiz edelim.

Uzun araştırmalardan sonra yeniden keşfedilip Ankara adayı yapılan ve izinsiz adım atmamasıyla övünülen Özhaseki’nin beyanatının Türkiye geçen kısmı başlık yapılmış tüm haber sitelerinde.

“Türkiye’yi terk ederim!”

Partisinin yönetici insanlarının ve desteklerini esirgemeyen basıncı elemanların, rakibi adayı sıkıştırma projelerini konu ederken vermiş o beyanatı.

“Benimle ilgili bir şey varsa” şartını koşmasını elbette önemsemeyiz, siyasi iddialı biri “Türkiye’yi terkederim” dediği zaman.

Kime ceza vermiş olacaksın, Türkiye’yi terk ettiğinde..

Türkiye’yi terkederim, Türkiye’yi terkederim..

Türkiye terkedilecek, terkedilmeyi hak eden bir ülke olmadığına göre, neyinizle ve hangi özelliğinizle kendinizi Türkiye’den üstün görüyorsunuz ki, böyle tehditler savuruyorsunuz?

Bugün seslendirdiğiniz Türkiye’yi terk ederim duygusunu kaç yıldan beri içinizde tutuyordunuz? Kaybedeceğiniz ve hesaba çekileceğiniz ayan beyan ortaya çıkınca, son koz olarak mı bunu oynadınız?

Türkiye’yi terk ederim restini çeken birinin, daha iyi şartlarda ve başka ülkelerde yaşayacağına dair imkanları ve hayalleri mutlaka vardır. Sizin tercihiniz herhalde küçük bir ada değildir.

Türkiye sevgisi ve içinde hizmet aşkı olan bir politika insanının aklına “ilk önce” terk etmek fiili düşüyorsa, intihar ederim ha, tehditlerine de karşı duracağımızdan, bir teklifimiz olacak naçizane.

“Yer altında bir şehir” kurulmalı, Kemalettin Tuğcu’nun anlattıklarından hallice. Orda yeme, içme ve hava alma ihtiyaçları dar-ı bekaya geçene kadar (Beka dedik bizde) giderilmeli Türkiye’yi, terk edeceklerin. Sebze, meyve tüketimlerini karşılamaya hazır tanzimler de kurulmuşken hem...

Bir faydası da şu olur bizim teklifimiz bu projenin.

Belki de en büyük faydası... Türkiye’yi terk ettiklerinde, gidecekleri ülkelerin  insanlarını korumuş oluruz onlardan.

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’yi terk edenlerin, ki onlar alçaklardır, kaçaklardır, gittikleri ülkelerde sefa sürmelerini örnek almıştır da böyle bir cümle kaçırmıştır ağzından gibi gibi bir düşünce  asla bize yakışmaz ve aklımıza düşmez. Hem AKP, adaylarını; Milli Görüş adaylarının karşısındaki önemsenecek rakiplerden görülmemesi  de var bu yorumun içinde...

Onlar adına üzülmez miyiz bu hallerine şahit olduğumuzda? Üzülürüz... Zaten bu yazıyı biz de bunun için yazdık; gidecek olsalar da...

Saygısızlar, saygısızlık olacağına inananlardır

Bekledikleri siyasi rantı partilerinin hanesine yazdıramadıklarından konuyu şimdi kapatmaya çalışsalar da, biz hesabını bulduğumuz her fırsatta ve bulunduğumuz her ortamda soracağız.

Orda Saadet Partililer de vardır iftiralarıyla yaralayamazlar bizi. Ezan bizim ezanımız olduğundan, diyoruz..

Bizim orda olduğumuzu görmüşsen, sen de oradasın demektir gibi iddia paylaşımlarına girmeden, şunu da akıllarına koysunlar isteriz.

Saadet Partililer İstanbul’un her sokağında, caddesinde, insanların olduğu yerlerde olabilirler ve olacaklardır. Bu bir.

İkincisi ise, Saadet Partililer bu ülkede yaşayan tüm insanların, ezana ve ezanın hitap ettiklerine saygıda kusur etmeyeceklerine inanır. Yürüyüşlerinin birinde, bu bir protesto gösterisi olsa dahi, inançlarına ve ezanlarına saygı eksikliğinde bulunabilinir endişesini de taşımaz, korkusunu da..

İddiaları üstünden sorgulamak hakkımızı kullanacak ve bu haberi üreten odakcılara diyeceğiz ki: Doğru olduğunu bir an kabul ettiğinizde, 17 yıllık iktidarınızda bu neticeyi almak için hangi emekleri sarf ettiniz? Hangi tohumları ekerek yetiştirdiniz, bugün  sizi memnun eden protestoda bulunduklarını iddia ettiğiniz genç insanları?

Oturun, yaşlarından bir hesap yapın. İlkokula başlamadan teslim aldığınız çocuklar bugün üniversite mezunu iseler, iktidarınız onlara acaba ne vermiştir?

Başka sorular da olabilir insanlar böyle haberlerinizi okuduklarında. Fakat anlaşılması gereken oluşturdukları karşı kamplara koydukları değil, bu haberleri yazan ve bu ülkede bazı insanların ezana saygıda kusur etmesini isteyen ve o durumdan bir gelir umanların acınacak halleridir.

Sahi, sizler, nasıl yetiştirildiniz AKP’nin yirmi yıl süren iktidarında? Nasıl bu kadar üretmen ve “Abartman” oluverdiniz?

Cevap aranacak soru budur aslında.