Ruhsuz bayramlarımız

Abone Ol

Bir Ramazan ayının sonundayız. Önümüzde “Bayram(?!)” var... Nice zamandır bayramlarımız (Ramazan ve Kurban) anlamından uzak ve sadece yüzeyde, isimde, kabukta; ruhsuz, anlamsız... Ümmeti Muhammed perişan. Ülkeleri, kaynakları işgaldeyken, tefrikayla birbirini yerken, tam bir kuşatılmışlık ve zillet içindeyken, bayramımız bayram mı ola?! Bayram, birlikte sevinmek değil mi?

Barışsız, adaletsiz bayram olmaz. Sevgisiz hiç olmaz... Önce sevgi paylaşılacak ki, acı da paylaşılabilsin. İslam, barış ve adalet özetle saadet nizamıdır.

Biz birbirimizi yerken, birileri “bayram” ediyor. Bayram şeker değil, et değil...

Ne zamandır Müslümanlar olarak yaşadığımız tüm sıkıntılardan kurtulmamızın yolu, yeniden ‘ümmet’ olabilmekten geçer. Bunun için de tümümüzü toparlayacak, birleştirecek, canlandırıp ayağa kaldıracak, koşturacak ruha (vahye) muhtacız, mecburuz... Başka yol, çıkış, çare yoktur...

Kur’an-ı Kerim’in sahibi de güneşin sahibi de âlemlerin Rabbi Allah’tır. Kur’an güneşi insanların üzerine Ramazan ayında Kadir Gecesinde doğarak onları zulmün, cehaletin şirkin karanlığından, adaletin, ilmin ve tevhidin aydınlığına ulaşmasına vesile oldu...

Güneşi, ayı, geceyi, gündüzü... Tüm sayısız nimetleri bizim hizmetimize lütfundan bahşeden O (c.c) değil mi? Kur’an-ı Kerim bizim için güneş, Efendimiz(S.A.V) de ay gibidir. Ve yüz yılı geçiyor, güneş ve ay tutulması yaşıyoruz.

Güneş nasıl gecenin karanlığını gideriyor, aydınlatıyorsa, tüm canlılara (toprak, bitki, hayvan, insan) hayat veriyorsa, Kur’an güneşi de hem dünya hem de ahiret hayatımızda saadetimize rehberlik ediyor, yol gösteriyor. Güneşsiz maddi hayatımız nasıl mümkün değilse, Kur’an’sız hayat da gecenin karanlığından daha karanlıktır. Ve dünyamız bugün zifiri karanlık... Zulmün, şirkin karanlığı... Vahiyden uzak bir hayat bu kadar olur...

Kur’an nurdur, nefestir, ruhtur, candır. Ruhsuz bir insan nasıl ki sadece cesettir, cisimdir, heykeldir... Hz. Adem (A.S) topraktan yaratılınca Rabbülalemin (c.c) ona ruhundan üfledi. O beden insan oldu, canlandı. Ruhsuz insan neyse, Kur’an’sız insan da öyledir. Çünkü vahiy, ruhtur. İnsan vücudunu, organlarını tutan toplayan, yöneten nasıl ki ruhudur. Ruh, bedeni terk edince (ölüm) beden tüm organlarıyla dağılır, ayrılır ve toprak olur. (İstisnalar vardır) Ümmeti Muhammed de yüz yıldır vahye sırtını dönünce meflûç oldu. Parçalandı, dağıldı, çözüldü...

İnsanın organları birbirleriyle çelişir, çatışır mı? İki el, iki ayak, iki göz, iki kulak birdir, beraberdir, uyumludurlar. Bütündürler...

Efendimiz(S.A.V): “Ümmetim (tüm müminler) bir vücudun organları gibidirler. Uyumlu, işbirliği içinde, barışık ve dayanışma içindedirler. Acıyı da sevinci de paylaşırlar. Keza, bir binanın tuğlaları, malzemeleri gibidirler” buyurmuş.

Pekiyi nerede bu ümmet yüz yıldır? Yüz yıldır başsız, imamsızız. İmamet, ümmet olmak vacip değil mi? Biz müminler olarak, tevhidden, Kur’an’dan uzaklaşıp, sırtımızı dönünce, doğru yoldan ayrılınca hem din, hem devlet, hem de ümmet parçalandı; lime lime edildik. Tefrika azabını çekiyor, birbirimizi yiyoruz... Yaşadığımız tek cümleyle zillet, zulüm, tefrika...

Okuduğumuz, ezberlediğimiz, mukabele yaptığımız Kur’an’da buyruluyor ki: “Allah ve Resulüne karşı (aykırı) hüküm, yasa koyan kavmi Allah zillete düşürür.” (Mücadele, 20 )

“Zikirden(Kur’an’dan) yüz çeviren kavim için dar bir geçim (hayat) vardır...” (Taha, 124 )

“Allah ve Resulünün size hayat veren davetine icabet edin...” (Enfal, 24 )

Efendimiz (S.A.V)de: “Kur’an’a sarılanı Allah yüceltir, terk edeni de alçaltır, zillete düşürür...” buyurmuş.

Hastayız, dertliyiz. Şafi Allah’tır. Şifa Kur’an’dır bizim için: Tüm ilaçlar lütfundan parasızdır, yan etkileri de yoktur. Haydi öyleyse yeniden narkozdan, uykudan uyanarak tevbe ve istiğfarlarla yeniden bize hayat iksiri, can suyu, ruh olan Kur’an’a, Sünnete, yeniden izzete, devlete, adalete, barışa... Hep tefrikadan şikayet edip, duruyoruz. Tevhid sancağından başka toplanacak yer yok. Tüm ırkları, kavimleri, renkleri, dilleri, mezhepleri, kimlikleri toparlayacak biricik gerçek Tevhid’dir. Tutunursak, kurtuluruz...

Haydi öyleyse tevhide, vahdete...

Efendimiz (S.A.V.) Cumanın müminlerin haftalık bayramı olduğunu, yıllık iki bayramımız (Ramazan ve Kurban) olduğunu müjdelemektedir

Yıldızlarımızdan Alvarlı Efe’nin şu dörtlüğü hatırlatmak isteriz.

Dildeki Rahman olur

Dertlere derman olur

Azade ferman olur

Bayram o bayram olur

Yine yıldızlarımızdan H. Ş. Efendi (k.s) “Mü’minin bayramı beştir...” buyurdu:

“Eğer gün sonunda kiramenkatibin (yazıcı melekler) bir günah yazmamışlarsa, bizim için o gün bayramdır...”

“Vefatımız öncesinde melekler cennetle müjdelerlerse bu bizim için bayram olur.”

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem zindanlarından bir zindandır.” (S.A.V) “Kabrimizi cennet bahçesi bulursak o da bizim için bayram olur.”

“Cehennem üzerindeki sırat köprüsünden sürçmeden, düşmeden kuş gibi geçersek bayram olur.”

“Hesap günü amel defterimizi sağımızdan, önümüzden alabilirsek bu da bayramdır.” En büyük bayram da “ruyetullah” olsa gerektir.

Hayatımız Ramazan olursa, sonumuz Bayram olur. Bir gün gelecek güneş ile ay birleşecek. Güneş batıdan doğacak. Kur’an da güneş de çekilecek... Ve kıyamet kopacak.

Bildiğimiz ve bilmediğimiz gerçek bayramlara kavuşabilmemiz niyazıyla bayramımız mübarek ola!