Haberi veren spiker özel ve güzel bir sosyal sorumluluk projesinden bahsediyor ve fakirler için ne kadar önemli bir girişimin yürütüldüğünü heyecanla anlatıyordu. 2014 yılında Hindistan merkezli gönüllülerin, restaurantlarla işbirliği yaparak, kalan yemekleri bir organizasyon çerçevesinde ihtiyaç sahibi insanlara ulaştırdığını söylüyordu. Daha sonra bu girişim Pakistan’da da yayılmış ve şimdi aynı şekilde orada da gönüllülerin aynı faaliyetler içinde olduğunu vurguluyordu. Hatta Müslüman bir ülke olan Pakistan’da üretilen gıdaların %40’ının israf edildiğini istatistik olarak veriyordu.
Peki, kim bu insanlar? Kendilerini “Robin Hood’un Askerleri” olarak tanımlıyorlar. Yani insanlar israf edilen gıdaların fakirlere ulaştırılması için canhıraş mücadele ediyorlar ve kendilerine örnek olarak da Robin Hood’u alıyorlarmış. İnsanda oluşan ilk izlenim pozitif bir algı olarak kendisini gösteriyor. En azından bu insanların emeği ve niyetine duyduğum saygıdan dolayı haklarını teslim etmek isterim. Ancak bu girişimin farklı boyutlarını da es geçemem. Nedir bunlar? Hani hatırlarsınız, Stockholm Sendromu diye, kendisini rehin alan banka soyguncusuna aşık olan bir kadın üzerinden literatüre girmiş bir psikolojik travma çeşidi var. Ben bu “Robin Hood Army” oluşumunda da aynı vakıa ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Hindistanlıların, Pakistanlıların topraklarını işgal eden, bölen parçalayan, yıllarca sömürgeleri altında yaşamak zorunda kaldıkları İngilizlerin bile, kahraman mı, haydut mu olduğuna karar veremedikleri bir tarihi kişilik üzerinden böyle bir organizasyonu adlandırmaları ilginç değil mi?
Hindistanlılar “Sivil İtaatsizlik” örneğiyle, İngilizlere karşı “Pasif Direniş” yürüten Mahatma Gandi’yi mi, yoksa başka bir tarihi şahsiyeti mi örnek alırlar bilemem.
Pakistanlılara gelince ise durum farklı. Tabi aşağıda dile getireceklerim, her biri için geçerli değil. Çoğunluğun tarihine bağlı, şuur sahibi bir iradeye sahip olduklarını biliyorum. Ancak yine de böyle bir oluşumla Pakistan’ın adını birlikte görmüş olmaya bir anlam veremediğimi söylemeliyim.
Her Müslüman için geçerli olduğu gibi Pakistanlı Müslümanlar için de en önemli örnek elbette Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hitabının üzerinde sosyal mesaj içeren başka bir ifadeye şahit olan, böyle kuşatıcı bir hitabı duyan var mı? Komşuyu komşuya neredeyse varis kılacak kadar komşuluk hukukunu ileri derecelere taşıyan bir inanç sistemi varken, insanın başka bir kimlikle kendisini ifade etme ihtiyacı boş bir arayış değil mi?
Hem “Akarsudan abdest alırken bile suyu israf etmeyin” diyen bir Peygamberin ümmeti nasıl olur da gıdada israf şampiyonu olur? Ekmek kırıntılarını toplamakta bereket arayan bir toplum, neden ve niçin daha ucu koparılmamış bir ekmeği çöpe atacak kadar gözlerini karartacak noktaya gelir?
İhtiyar nine ile Hz. Ömer arasındaki hikâyeyi herkes bilir. Hani Halife Ömer bir gece şehri dolaşırken, torunlarını taş kaynatarak avutmak isteyen bir ninenin sesini duyar ve sesin geldiği eve yönelir. Gelen kişinin kim olduğunu bilmeyen ninenin Halife’ye serzenişlerine şahit olur. Hz. Ömer kimliğini izhar etmez ve bu serzenişlere, “Nine Halife senin bu durumda olduğunu nereden bilsin?” der, oradan ayrılır ve sırtında un çuvalıyla geri döner. Bence bu hikâyeden çıkarılacak ders Halife’nin sırtında çuvalla geri gelmesi değil, ihtiyar ninenin “Madem fakir fukaradan haberi olmayacaktı, neden Halife oldu?” sözüdür.
“İlim Çin’de de olsa alınız” diyen bir sözün muhatabı kendisini dış dünyaya kapatmaz. Kendi inancını tanır, kim olduğunu bilir, kendi tarihini iyi analiz eder, kendisine yabancı olmaz.