Redd-i miras sendromu

Abone Ol

Bilim, basitçe bilgimizin artmasını, yanlış olanın doğrusunu, ön yargılardan kurtulunmasını, sistemli ve verimli düşünülmesini, sorunların insanî ve kalıcı yönden çözümlenmesi vb. sağlar. Sağlanması umulur. Amaç bakımından ise bilim, sanat, felsefe ve din gibi hakikate yöneliktir. İnsanın hakikate biraz daha yaklaşmasında, onu kavramasında yardımcı bir işlev de üstlenir. Ayrıca insan ve toplumun ortak duygu ve düşünce oluşturmasında, dolayısıyla paydaş değerlerin kurulma, anlaşılma ve birlikte yaşama tecrübesi kazanılmasında yol göstericilik, uyarıcılık da bilimin doğrudan ya da dolaylı işlevleri arasındadır.

Bilim, kendi amacı ve işlevi dışında kullanılmaya görsün, en yıkıcı bir güce dönüşür. Etrafımıza, insanlara, toplumlara, yönetimlere, devletlere, özetle üretim ve tüketimden savaşlara, biraz dikkatlice baktığımızda bilimin ve bilginin muazzam etkisini ve gücünü görmek olasıdır.

Sözün özü, bilim adamı, bilim adına konuşan ve hareket eden bir kişi ya da kuruluş, bir anda var etmeyle yok etme yaşatmayla öldürme, yapmayla yıkma, sapkınlaştırmayla hakikate, gerçeğe eriştirme hassas denge noktası üzerinde bulunduğunu bilmek durumundadır. Bu, bilim, düşünce erdemi, yani ahlâkıdır. Sorumluluğu da ona göredir.

Doğa bilimleri dışında kalan ve beşeri ya da manevi veya kültür, bazan da "sosyal" bilimler olarak nitelendirilen bilim dallarında, bilim ahlâkı doğrudan ve çoğunlukla da uzun vadeli etki gücündedir. Sosyal bilim kapsamındaki Toplumbilim (Sosyoloji) Tarih, Siyaset, İktisat, Hukuk vb. konularında bizzat bilimadamlarının, hele ülkemizde, pek sorumlu davrandıkları söylenemez. Bazan bu alanların bilimadamları, bilimsel veriyi, bilgiyi ortaya koymakla yetinmekte ve böylece sorumluluğunun gereğini yaptığını düşünmektedir. Bazan da bilimsel veriyi, bilgiyi, maksadı dışında, mesela belli bir önyargının açıklanmasında, güçlendirilmesinde, hatta kabul edilmesinde araç olarak kullanmaktadır birtakım bilimadamları. Ne yazık son yıllarda bu yaklaşıma başvuran bilimadamları ağırlıkta olmaya başlamıştır. Bilim, düşünce, sanat, siyaset ve yönetim, kısaca düşünce ve kültür birikimimiz açısından olumsuz bir niteliktir.

Bu olumsuz niteliği açıklamada yardımcı olabilecek bir örnek üzerinde durmak istiyorum. Geçen haftada, haber kanalı olan bir televizyonda, iktidar partisinin seçimde elde ettiği başarı ve yeni dönemde izleyeceği yolun ne olabileceği şeklinde bir tartışma programının bir yerinde, konuşmacılardan birinin dile getirdiği görüş tam da buydu.

Görüşü dile getiren, kamuoyunun yakından tanıdığı, televizyon izleyicilerinin adeta bütün kanalların demirbaş tartışmacısı zannettiği, siyaset bilimci, her programda farklı bir üniversitenin öğretim üyesi olarak takdim edilen Toktamış Ateş ti. Kişiliği, dünya görüşü, bilimadamlığı niteliği, ilişkileri bir tarafa, programda dile getirdiği görüş, bilimsel veriyi önyargıyı güçlendirmede kullanılır nitelikteydi. Tartışma bugünkü iktidar partisinin "İslâmcı" kökten geldiği ve buradan tevarüs edilenin yeni dönemde depreşip depreşmiyeceği ihtimali üzerinde yoğunlaştı. Bir konuşmacı, bu mirastan vazgeçmediği, yavaş yavaş uygulamada bu yönde ilerlediği kanaatinde olduğunu söyledi.

Ateş, iktidar partisinin yönetici ve kurucularının "İslâmcı" köklerine rağmen, geçmişteki mirascı koruyarak uygulama imkanını aradıklarını düşünmenin açık, belirgin delilleri olmadığı yollu farklı bir kanaati ifade dereken; "asıl şeriatçi parti Saadet Partisidir" yargısında bulundu.

İşte bilimsel bilginin önyargıda araç olarak kullanılması da budur. Konuyu bir yazıda ayrıca tartışma gereği duyuyorum.