atalzeytin’in Recep Hoca’sı, esnafı, bilirkişisi, Anadolu irfanının mücessem hali ve benim şu dünyadaki tek dayım dünyaya veda etti. O olsaydı, “Vadesi bitti”, “İçecek suyu bu kadarmış, nasibi hitama erdi” derdi. Ömrü Kur’an eğitimi ve öğretimi ile geçmiş, hiçbir zaman caminin sınırlarında kalmamış bir din hadimi idi o. Her meslek ve her kesimden insanla hemhal olabilen, halkla ünsiyet kurabilen bir din görevlisiydi. Ben şu ana dek onun kadar sevilen bir imama rastlamış değilim. Adaletine güvenilen, dürüstlüğüne herkesin tanıklık edebileceği biriydi. Camideki cemaati kadar cami dışında da cemaati vardı. Bakkal, manav berber, öğretmen, okul müdürü, hâkim, doktor, mebus herkes “Recep Hoca” denilince şöyle bir durur ve saygısını belli ederdi. Bir yanda imamlık ve hatiplik yaparken diğer yandan da her fırsatta Kur’an talebesi yetiştirirdi. İşlettiği bakkal dükkânı halkla daha yakından diyaloga geçebilmek için bir tür vesile gibiydi. Ayaküstü de olsa herkes ona bir şeyler sorar, derdini paylaşır, eşyasını ya da selamını emanet bırakırdı. Yakın zamanda art arda vefat eden annemin ve babamın cenaze namazlarını o kıldırmıştı. Namaz kıldırmadan evvel musalla taşında, tabut başındaki duruşu sadece cenazeyi değil ölümü de sahiplenir tarzda bir duruştu. Recep Hoca sadece Sinop ve Kastamonu’da değil memleketin her yerinden dostlar edinip muhabbet halesi oluşturmuştu. Çok konuşan ve cerbezeli vaazlar veren bir hatip olmadığı halde bu kadar geniş kitle üzerinde derinden tesir uyandırabilmesi vaazını hareket ve tavırlarındaki tutarlılıkla göstermiş olmasından dolayıdır. Recep Hoca’nın kendini göstermek için boş bulduğu her duvara çerçeveletip asacağı yırtma yapıştırma bir din adamı fotoğrafı da yoktu. Saçı sakalı, bıyığı ve takkesi din adamı olduğunu bağıranlardan değildi. Farklı siyasi fikirlerdeki insanlara aynı gözle bakıp eşit yaklaşımda bulunabilmek az bir seviye olmasa gerek. Yetimi öksüzü koruyup gözetmedeki salih amelin kuşatıcı gücü ve evrensel iddiasıyla hangi ideoloji boy ölçüşebilir? Kimsenin ayıbını günahını konuşmamak, ömrü olan hiçbir insandan nefes alıp verdiği sürece ümidini kesmemek ne çabuk unuttuğumuz hasletler arasına girdi. Recep Hoca belki de sessizliğinde böylesine büyük erdemleri barındırdığı için bu derece geniş kitleler tarafından sevildi. İki insanı görür görmez vaaz vermeye kalkmaz hayatın doğal gidişatına uygun muhabbetler açardı. Esnaflık yaparken kendini kaybedenlerden hiç olmadı. Sanki ahilik ve lonca geleneğinin son temsilcisi gibiydi. Dükkânında veresiye usulünü hep devam ettirdi. Bir kaç yıl önce gurbetçi hayırsever bir vatandaş onun bakkalındaki veresiye defterini satın almış ve unutulan bu güzelliği bütün milletin televizyon kanalları vasıtasıyla hatırlamasına vesile olmuştu. Recep Hoca bu dünyanın da hiçbir zaman peşin satanı olmadı. Allah’ın ona verdiğini o da yanında yöresinde ihtiyaç sahiplerine verdi. Tartıda fazla geleni geriye almadı. Olmayana para sormadı. Dükkânının camekânlı tezgâhı eski kitaplarla doluydu. Onun bakkal dükkânı nereden gelirse gelsin yolu Çatalzeytin’e düşenlerin uğrak mekânıydı. Oraya gelenleri ağırlamakla kalmaz onları yolcu ederken de dükkânın raflarında ne var ne yok ellerine tutuştururdu. Herkesin Ankara’da dayısı var benim niye yok diye hiç dert etmedim. Benim de Kastamonu’da hakkaniyetli, koltuğu değil koltuk değneği olan bir dayım vardı. Ölümü anlata anlata Rabbine gitti. Ne söyledi ise Yunus gibi söyledi:
“Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun / Assın ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun.”
Gerçek canı bulanlar bu sayılı nefesi ve fani canı neylesin. Sahici kazanca ulaşanlar sahtesini ne yapsın!
Anadolu’nun halk irfanıyla yoğrulmuş Erzurum’un Naim Hoca’sı Rize’nin Kutuz Hoca’sı gibi Kastamonu’nun Recep Hoca’sı da göçünü toplayıp sırlandı. Mekânı cennet olsun!