Onu en son Arafat ta görmüştüm.
Vakfeye durulmuş, insanlar gönüllerindeki murada
ermişlerdi.
Bir gün sonra vefat edecek Adanalı Seyhan ın yaşam destek
ünitelerine bağlı olarak içinde bulunduğu ambulansın da dâhil olduğu milyonlarca
insan, hacı olmuştu.
Sonra neşeli bir atmosfere geçilmişti.
Çadırlardan ilahiler yükselmeye başlamıştı.
Arkamızdaki çadırdan kötü bir sordum sarı çiçeğe diye
başlayan her seferinde duyduğumda o berbat müziğinden strese girdiğim Türkçe
ilahiler sökün etmişti.
Basit sözler, kötü müzik, kutlu kavramlara hakaretti.
Arkadaş sen o kısır müzik anlayışınla bu ilahileri hiç
söylememelisin, susmalısın.
Derken cennetten mi geliyor bu ses diye çadırlar arasında
arandığım o müthiş rebap sesi ile irkildim.
Çadır arkadaşlarıma ne duruyorsunuz haydi sarılın
telefonlarınıza bu müthiş musikiyi kaydedin, ülkenize dönünce dinleyin diyorum,
boş gözlerle bakıyorlar.
Bir an şüpheye düştüm yoksa sadece bu müthiş etkileyici
cennetî sesi ben mi duyuyorum diye şaşırdım.
O ne kadar nefis bir dökülüş, saçılış, ne yanık bir Allah
aşkı ile bestelenmişti, Arapça sözlerini anlamasam da musiki; sanki efsunlu
katmanlardan, bulutlardan dökülüyor, toprağı yarıp fışkıran bir nehir gibi
insan yüreğini alabora etmekte idi.
Ve benim inatçı telefonum o dehşetli ritimleri
kaydetmemek için tepiniyordu, bitecek şimdi diye telaşlandıkça o da direndi o
musikiyi bir daha bulamadım.
Dönünce internetten araştırdım, Arapça ilahilere baktım,
yok yok, o erişilmez musikiyi bir daha bulamadım.
Rebabîlerin verdiği o nefis konsere kayıtlarda
rastlayamadım ancak tekrar duyarsam tanıyacağım o harika ritimler zihnimde
takılı kaldı.
Hindistan cevizi kabuğundan gövdesi önüne gerilen yayın
balığı derisi, ibrişimden, at kılından telleri.
Kiraz ağacından sapı, fildişi, kemik, boynuz, taş,
pirinç, bağa ile aksanları.
Ney, kudüm, tambura.
Asyalı Rebap.
Avrupalı çok az entelektüel için de, olağan üstü bir
çalgı aleti ve icra eden muhipleri bulunmakta
küçük yay anlamına gelen farsça bir sözcük
Arap, Türk, Kürt düğünlerinin baş tacı.
Ancak daha çok dergâh ve tekkelerin çok sevdiği bir saz.
Mevlevi dergâhlarında kutsal bir çalgıdır.
Mevlana nın ney üstadı olduğu bilinir.
Oysa o yaman bir rebap icracısıdır.
Mevlana da rebabın büyüleyici sesi karşısında mest olmuş.
O kadar etkilenip kendisinden geçmiş ki, Rebabın sesinde
cennetin kapılarının sesini duyuyorum diye hayranlıkla başını sallamış.
O esnada karşısında oturan zat, çokbilmiş bir eda ile
ben öyle bir şey duymuyorum demiş.
Hz. Mevlana, adamın tavrına şaşırmamış, Sen kapıların
kapandığı sesi, ben ise açıldığı sesi duyuyorum demiş.
Mevlana nın oğlu Sultan Veled hem rebap çalmış hem de
Rebapname isimli bir eser hazırlamıştır.
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde, rebabın Süleyman
Peygamber huzurunda çalındığını yazar. Yine Çelebi, Peygamberimizin Hz. Hatice
ile düğününde rebap çalındığını kaydeder.
Musiki âlimlerine göre rebabı 10.asırda Farabi icad
etmiştir.
Tarihte ilk yaylı çalgı Uygur Türklerinde görülür, ıklık
denir, Anadolu ya da Mevlana nın babası tarafından getirilir.
Endülüs ten Avrupa ya yayılmış, kemanın atasını
oluşturmuştur.
Selçuklunun da, Osmanlının da çok sevdiği sazdır ama
bugün icra edeni çok azdır.