Ramazan’da Müslüman Şevval’da ne?

Abone Ol

Ömrümüzde bir kez daha bizlere Ramazan-ı şerif sevincini yaşatan ve sonra da bayrama kavuşturan Rabbimize sonsuz hamd ve senalar olsun. İnşallah “başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem azabından kurtuluş” olduğunu bildiren Nebevi müjdeye ulaşanlardan olmuşuzdur. Rabbim daha nice bayramlara sıhhat, afiyet ve iman selameti içerisinde kavuşmayı nasip etsin.

Ramazan-ı şerif az çok dine ilgi duyan herkesin dini duygularını kabartmaya ve daha çok salih ameller işlemeye sevk etmektedir. Zaten işin doğasında da bu vardır. Allah Resulü de özellikle bu mübarek ayın son on gününde itikâfa girerek adeta inzivaya çekilirdi. Nitekim Hz. Aişe (R.A.) annemiz bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Ramazan ayının son on günü girdiğinde Resûlullah geceleri ihya eder, ev halkını uyandırır, ibadete soyunur ve eşleriyle ilişkiyi keserdi.” Yine o, insanların en cömerdi olduğu halde bu mübarek ayda daha fazla cömert olurdu.

İnsanların bu mübarek ayda daha fazla ibadet etmeleri aynı zamanda Allah Resulünün yolunu takip etmeleri anlamına gelmektedir. Bu işin güzel yanıdır. Diğer yandan işin tehlikeli bir boyutu da var ki bu yalnız ameli değil itikadi problem de doğurmaktadır. Bazıları Ramazan-ı şerifte yapılan ibadetlerin bütün yıl için kâfi geleceği kanaatini taşımakta ve bayramla birlikte dini hayat bir tarafa bırakılmaktadır. Bu anlayış özellikle de ekonomik durumu iyi olan insanların arasında daha fazla yaygınlık göstermektedir. Bunlar bir taraftan dinden kopmamak, bir taraftan da Batı tipi hayat tarzından vazgeçmemek için çabalamaktadırlar. Maalesef bu anlayış giderek de yaygınlık kazanmaktadır.

Nitekim eski bir cumhurbaşkanının hanımına bir gazetenin kendisi ile yaptığı röportajda gazeteci soruyor:

“Viski içiyordunuz, kahkahalar atıyordunuz, dans ediyordunuz yeri geldi mi şarkı da söylüyordunuz… Hiç mahalle baskısı olmamış mıydı?” sorusuna şöyle yanıt vermiş: “Mahalle baskısı oldu tabii… Ama ben her şeyi yerinde, ölçüsünde yaptım… Kur’an da okurum, eğlenceye de giderim. 5 vakit namazımı kılarım. Ama davete gidip viskimi de içerim. Hepsinin yeri ayrı.” (07.01.2018 Posta)

İşte bu “hepsinin yeri ayrı” ifadesi işin püf noktası ve insanı imanî noktada da uçuruma sürükleyen tarafı. Bu anlayış giderek yaygınlaştığı için dindarlıkla ahlak aynı seviyede yürümüyor, bunun için oruç tutma oranı ile diğer dini görevlerin yerine getirilmesi aynı seviyede olmuyor. Bunun için 70’lik ihtiyarlar Darülacezelere tıkılıyor.

Tabii laik bir devlette herkes din hakkında aklına geleni söyleme hürriyetine sahip. Dilin kemiği yok herkes aklına geldiği ve yaşadığı gibi bir din tarifi yapıyor. İşin resmi tarafı böyle ama dini tarafıyla baktığımızda din adına bu hakkı dilediği gibi kullanma yetkisine hiçbir kimse sahip değildir. Hatta Resulullah (S.A.V.) Efendimiz de buna dâhildir. Nitekim yüce Allah peygamberi eğer kendi kafasından bir şey söyleseydi başına ne geleceğini şu tehditkâr ifadelerle bildirmektedir: “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka, 47)

Müslüman olabilmenin ve Müslüman kalabilmenin en temel şartı ilahi hükümleri kayıtsız şartsız kabul ve tasdik ettikten sonra dinin ahkâmına ait meselelerde itiraz amaçlı “ama” ile başlayan hiçbir cümle kurmamaktır. Bir insanın kendi şahsi temayülleri ne olursa olsun, dini hayata aktarma, pratiğe dökme oranı hangi seviyede bulunursa bulusun herkes için imanın şartları aynıdır ve hiçbir zaman değişmez. Yani dini bütün bir insan dinin bütün kurallarına şeksiz şüphesiz iman etmek zorunda olduğu gibi, Müslüman olduğunu söylemekle birlikte çeşitli sebeplerle bunu pratiğe aktaramayanların da aynı şeylere inanması zorunludur. Bu Müslüman kalabilmenin en asgari şartıdır.

Ramazan-ı şerifle birlikte dini hatırlayıp ondan sonra onu onbir ay rafa kaldıranlar hem pratik ve hem de inanç açısından çok tehlikeli bir yola girmektedirler. Eğer bir kişi bazı haramları işlemenin Ramazan ayında günah, onun dışında ise mubah olduğuna itikat ederse bu kişi imanla ilişkisini kesmiş demektir. Zira bir kişi haramı işlerken Müslüman kalabilmesi için onun haram olduğuna inanması şarttır. Aksi bir inanç imanla bağdaşmaz.

“Ve sana ölüm gelinceye kadar, Rabbine ibadet et.” (Hicr, 99) ayeti ile Rabbimiz mevsimlik, aylık değil her daim kendisine kul olmamız gerektiğini bize ikaz ediyor. Ramazan Müslümanlığı olarak adlandırılan ve sadece bu aya has namaz kılmayı, bu aya has başörtü takmayı, bu aya has diğer bazı haramlardan uzak durmayı telkin eden anlayışlar yalnızca insanı günaha gark etmekle sınırlı kalmaz, çoğu kez inanca da tesir ederek itikadi sıkıntı doğurur. “İyiliklerin seni sevindirir ve kötülüklerin de seni üzerse sen müminsin.” (Ahmed b. Hanbel, 5 / 251 , 252 , 256 ; Hakim, 103; İbni Hibban, 1/14).