Gündem

Ramazan Nükteleri

Ramazan Nükteleri

Abone Ol

Önceki günlerde Ramazan nüktelerinden bir kısmını sizlere anlatmıştım. Bu gün de isterseniz Ramazan‘la ilgili nükteleri aktarmaya devam edeyim, olmaz mı?

Sultan II.Mahmud Han Ramazanda bazı dost ve tanıdıklarını iftara davet etmiş. Meşhur şair İzzet Molla da davetliler arasındaymış.

Yatsı ezanı okunmuş, cemaatle namaza başlamışlar. İmamlık eden zât, namazı neredeyse iki secdeyi bir edecek kadar acele kıldırıyormuş. Çok kısa zamanda sonuncu rekatın "Tahhiyat"ına gelmişler. O aralık dışarıdan bir adam gelip namaz kıldıklarını görünce:

"Hazır abdestim varken ben de cemaate yetişeyim" diye düşünüp safa dahil olacağı sırada cemaat selam vermiş. İzzet Molla dönüp adama şöyle demiş:

"Be adam! Biz içinde iken yetişemiyoruz, sen dışarıdan gelip nasıl yetişeceksin?"

İki kafadar Ramazanda kadı kıyafetine girip köy köy dolaşmaya ve birkaç basit soru sorup, cevap veremeyen köylüleri falakaya yatırarak para kazanmaya başlamış. Kadı Efendinin bu durumdan haberi olunca bunları yakalatmış ve;

"Bu sabah namazının, bu öğle namazının, bu ikindi namazının, bu akşam namazının, bu yatsı namazının" diyerek kırk sopa attırıp salıvermiş.

İki kafadar köyden uzaklaşınca birisi:

"Ayağımın altı sızlıyor, şurada oturup biraz dinlenelim" deyince diğeri:

"Yürü, yürü! Dinlenmenin sırası mı şimdi? Bereket versin, Kadı Efendi teravih namazını unuttu. Eğer hatırlarsa vay halimize."

Keçecizâde İzzet Molla, bir iftarda obur bir adamın yanına düşmüştü. Adam kıtlıktan çıkmış gibi yemeklere saldırdıkça, İzzet Molla‘yı sıkıntılar basıyor, midesi bulanıyordu. Obur adam bir ara elmasiye tatlısına öyle bir kaşık salladı ki, koca bir parça sıçrayıp İzzet Molla‘nın kucağına kondu ve titremeye başladı. İzzet Molla dayanamadı:

"Mübarek tatlı, şu obur adamın hışmından bana değil, Allah‘a sığın!"

II. Abdülhamid zamanında Münasebetsiz Mehmed Efendi adıyla anılan biri varmış. Bu şahsın ünü Sultan Abdülhamid‘e kadar ulaşmış.

Padişah ‘niye bu insana münasebetsiz diyorlar,‘ diye düşünmüş ve onu bir iftar yemeğine davet edip onunla tanışmak, sohbet etmek istemiş. "Böylelikle belki de ona niye münasebetsiz dediklerini öğrenebilirim," diye düşünmüş. Ve hemen adamlarından böyle bir organize yapmalarını istemiş.

Emir derhal yerine getirilmiş.... İftar sofrası kurulmuş, davetliler gelip sofrada yerlerini almış. Münasebetsiz Mehmet Efendi denilen şahıs da davete icabet etmiş ve gösterilen yere oturmuş. Vakit girince hep birlikte oruçlarını açmışlar, namazlarını kılmışlar. Sonra da sohbet meclisi kurulmuş. Padişah da aralarında olduğu için bir ara özellikle herkes Osmanlılardan, Osmanlı Sultanlarından, onların başarılarından konuşmaya başlamış. Bu konu üzerine sohbet öylesine koyulaşmış ki, herkes öyle aşka şevke gelmiş ki; sohbetin tadına denilecek hiçbir şey yokmuş.

Bu arada Münesebetsiz Mehmed Efendi, Sultan Hamit Hazretlerine: "Hamit Efendi! Sen zurna çalmasını bilir misin?" diye sormuş.

Bu soruyu duyan herkes ‘böyle bir sorunun konuyla ne alakası var‘ gibilerinden birbirlerini bakmışlar. derken Sultan Hamit Hazretleri sorulan bu soruya:

"Hayır, ben zurna çalmasını bilmem," diye cevap verince Mehmed Efendi az önce münasebetsiz söylenen sözü gölgede bırakacak şu sözü söylemiş: "Bizim çocuk da bilmez de onun için sordum."

Eski zamanda bir mektebi teftiş eden bir müfettiş sınıfa girer..

Ders Kur‘an-ı Kerim‘dir. Bir öğrenciyi kaldırarak ismini sorar.

Öğrenci:"Fatih" diye cevap verir..

Müfettiş : "Peki öyleyse yavrum Fatiha suresini oku bakalım.."..çocuk sureyi okur.

Sıra başka bir öğrenciye gelmiştir.

Müfettiş yine sorar, "İsmin ne kızım?"

Çocuk cevap verir:

"Meryem ama arkadaşlar bana kısaca Kevser derler."

İstanbul mizahının önde gelen isimlerinden Muhsin merhum bir akşam Deli Fuat Paşa‘nın konağına iftara gider.

Top zamanı yaklaşır, sofraya oturulur. Biraz sonra top atılır, oruç açılır. Herkes kendine mahsus iki türlü zeytin, iki türlü peynir, dört türlü reçel, kandil çöreği, kazan yağlı simite girişirler, arkadan çorba gelir.

Paşa ev sahibi olmasına rağmen sofraya riyaset eylediği için çorba evvelâ kendisine takdim edilir. Fuat Paşa bir kaşık alır.

"Bu ne?" der. "Böyle çorba mı olurmuş? Götürün bu çorbayı, o aşçı olacak kerataya verin de kendi içsin!".

Çorba gider. Onun ardından hindi ciğeri ile yapılmış Enderun yumurtası gelir. Paşa bundan da tadar tatmaz gürler.

Biçare davetliler yutkunurken gelen börek baklava da aynı akıbete uğrar.

Deli Fuat Paşa‘nın kötü dediğine iyi demek kimin haddine düşmüş! Herkes açlıktan guruldayan karnını dinleyerek neticeyi bekler.

Nihayet sofracılar pilavı getirirler. Paşa kaşığı daldırır. "Allah kahretsin" der. "Böyle pilav..."

Pilavın başına ne geleceğini anlayan Muhsin, hemen yerinden fırlar. "Efendimiz" der, "Sofraya oturduk oturalı bütün yemekleri aşçı kulunuza ihsan buyurdunuz. Lütf u ihsanınızı bu kulunuza da teşmil buyurarak şu pilavı da bana buyurmaz mısınız?"

19. yy. âlim ve şairlerinden Gaziantepli Hasırcı zade Mehmet Ağa, devrinin en nüktedan kişilerinden biriymiş. Dönemin devlet adamlarından Fuat Paşa ile de tanışıklığı olan Hasırcı zade Mehmet, Paşayla görüştüğü bir gün, gözü onun parmağındaki yüzüğe takılmış. Fuat paşa sormuş:

-Taşına mı bakıyorsunuz?

-Evet Paşam.

-Elmastır.

-Ne faydası var, yani ne getirir?

-Yüzük taşı ne getirecek Mehmet Ağa?

-Benim de babadan kalma iki taşım var, senede yüz altın getirirler.

-Yaa, ne taşı bunlar?

-Değirmen taşı paşam.

Sevgili Çocuklar, yüzünüzdeki tebessüm hiç eksik olmasın, Allah‘a emanet olun.