Sünnetullah gereği bazı vakitler bazı vakitlerden üstün
tutulmuştur. Bu üstünlük vaktin kendisinde değil vaktin bahane kılınarak bu
vakitlerde kulların özel yönelişleri ile alakalıdır. Yani kutsal gece ve
günleri anlamlı kılan o günlerin sadece bizatihi kendisi değildir kulların
ibadetleridir. İşte böyle bir günler demetine, yeni bir Ramazan-ı Şerif ayına
kavuşmuş durumdayız. Ramazan-ı Şerif ayını değerli kılacak olan ayın bizzat
sadece kendisi değil bizlerin bu ayı bahane kılarak Rabbimize yapacağımız
yönelişler, yakarışlar ve dualar olacaktır.
İnsanoğlu yaratılışı gereği sosyal bir varlıktır. Bu
gereklilik insanoğlunu birlikte iş yapmaya, birliktelikler kurmaya ve bu
birlikteliklerin devamı için gerekli organizeleri yapmaya iter. Böylece insan
kendisi olmayana muhtaç olur ve kendisi olmayanın olumlu ya da olumsuz etkisi
altındadır. Sosyal varlık olma durumu ilk başta olumlu görünse de bazen insanın
hakikat arayışında engel olarak karşımıza çıkar. Bu yüzdendir ki hakikatin
asırlar boyu taşıyıcıları olan büyük insanlar uzleti ve yalnızlığı bazı
dönemlerde tercih etmişlerdir. Kadiri tarikatı piri Abdulkadir Geylani
hazretlerin yirmi yılı aşkın bir uzlet hayatı yaşaması bu tercih edişin en
dikkat çekici örneklerinden birisidir. İnsanın uzlete çekilmesi bir kendine
dönüş gayretidir. Klasik tefekkür geleneklerimiz de kendine dönüş bir hakikat
ara yolu olarak sistemleşmiştir. Bu yol kısaca şöyle tarif edilebilir; Kişi
kendisi zihnen ve fikren meşgul edecek her türlü uyarıcıdan ve aracıdan
kendisini azade ederek kendine yönelmeli ve hakikatin kendisinde olduğunu
bilmelidir. İnsan ne ararsa kendinde aramalıdır. Rahman a giden yolar insanın
kendi iç dünyasından geçmektedir. Rabbini bilmenin yollarından biriside Nefsini
yani kendini bilmektir.
Klasik düşüncede Müşahade/Mücahede diye isimlendirilen
başta İbn Arabi, Abdulkadir Geylani, Sadreddin Konevi ve Yunus Emre gibi birçok
bilindik şahsiyetin kendisine yol olarak benimsediği bu yöntemin insanı merkeze
almasının gayesi insanı Rahman a ulaşmakta aracı kılmasıdır. Bu cihetten Müşahede
yolu Hümanist akımlardan ciddi bir ayrım ifade eder. Müşahede yolunda insan
tamamen aracı durumunda varlığın merkezinde değildir. Bu durum merkezi
olmamanın daha öteside bir fani olmayı da ifade eder. Tasavvufta ki fena makamı
kabaca böyle ifade edilebilir.
Tefekkür tarihimizde bu yöntem dikkate alınarak birçok
müessese ortaya çıkmıştır. Tekkeler ve zaviyeler bu müesseselerin başında
gelir. Bu kurumlarda temel gaye insanın uzlet ile ulaşma gayesi güttüğü
hakikate ulaşmanın sistemleşmesi ve bu sistemin sürdürülebilir olmasıdır.
Ayrıca uzletin kurumsal olarak sistemleştirilmesi sosyal hayatın devamı için
olan birlikte yaşama ilkesinin de korunmasını amaçlar. Bu manada uzletin en
önemli önceliği ferdi oluşudur.
Büyük şahsiyetlerin hayatları dikkatli bir şekilde
incelendiğinde uzletin; bir hayat tarzı değil dönemsel bir süreç olduğu hemen
dikkatleri üzerine çeker. Süresi kişiden kişiye değişse de uzlet bir hayat
tarzı olarak benimsenemez. Aksine benimsenmesi bazı durumlarda yasaklanmıştır.
Bu yasaklanmanın temel nedeni ise insanın hayatını devam ettirebilmesinin
yegâne yolunun birliktelikler kurmak olduğu zaruretidir. Netice olarak uzlet hayatın bir diğer
özelliği dönemsellik ifade etmesidir.
Ramazan-ı Şerif ayında farz kılınan orucu ve orucun
sıhhati için koşulan şartları dikkate aldığımızda oruç her kişi için bir uzlet
pratiğidir. Uzletin birinci ilkesi olan ferdi oluşu birincil anlamda Ramazan-ı
Şerifte umumileştirilir. Ramazan dikkate alındığında ferdi oluş bireysel
olmaktan çıkar ve adeta bütün ümmet bir fert olarak tasavvur edilir. Ümmet
ramazanda birleşir. Bu birleşme hem varlıksal düzlemde hem de sosyal düzlemde
olur. Varlıksal düzlemde olur; çünkü ümmet bir bütün olarak ramazanda Rahman a
yakarış halindedir. Bu hal bir varlık haline dönüşür. Sosyal düzlemdedir; ümmet
bir bütün olarak bütün kurum ve kuruluşları ve bütün birimleri ile bir infak
ağı oluşturur. Bu infak ağı maddi ve manevidir. Bazen dua ile bazen maddi
yardım ile ümmet bir bedenin uzuvları gibi Ramazan-ı Şerifte birlikte hareket
eder. Böylece uzletin ferdiliği ümmet olarak tahakkuk etmiş olur.
Ramazan-ı Şerifin belli bir vakte hasredilmesi dikkate
alındığında uzletin dönemsel olma özelliği ortaya çıkmaktadır. Uzletin sürekli
bir hayat tarzı olmadığı naslarla sabittir. Ancak uzletin ve bu uzletin
hakikate ulaşmaya yol olmasının tarihi gerçekliği de bir vakadır. Bu iki durum
tam olarak Ramazan-ı Şerif de tahakkuk etmektedir. Ramazan-ı Şerif in bir ay
ile sınırlı olması nasların gerekliliğiyken, Ramazan-ı Şerif te tutulan orucun
ve orucun sıhhati için gerekli olan şartlar klasik tefekkürümüzde uzlet usulünü
yansımaktadır.
Ramazan-ı Şerifte kişi maddi ve manevi olarak uzlet
halini yaşar. Kişi maddi olarak yemekten içmekten ve cinsel ilişkiden geri
durarak kendi maddi bedenini kuvvetini dizginleme gayretine girer. Bu bedeni
zayıflık insanın dışa dönük hareketlerini ve gayretlerini sınırlandırır. Bu
sınırlanma insanı ister istemez kendi iç dünyasına iter. Bu iç dünyaya itiliş
insanın ilgi ve alakasını tamamı ile kendi dünyasına eğilmesine neden olur.
Böylece insan uzletin birinci hali olan dış dünya ile irtibatını kesme durumunu
kendinde gerçekleştirir.
Ramazan-ı Şerifte kendine dönüş son günlerine doğru daha
yoğun bir hal alır. Bu durum Hz. Peygamberin hayatında tecessüm etmiştir.
Efendimiz sünneti gereği ramazanda sık sık itikâfa girmiştir. İtikâfa giriş
orucun insanda meydana getirdiği uzlet halinin fiziki olarak da ifa
edilmesidir. Fiziki olarak insanın kendisini bir alanla sınırlaması tefekkür
geleneğimizde halvethane olarak müesseseleşmiştir.
Az konuşmak, az
uyumak gibi insanın fiillerini en alt seviyeye çekmesinin tavsiye edilmesi
hatta gıybetin bazı fıkıhçılar tarafından orucu bozma riski oluşturması ayrıca
ilahi kelamın sürekli okunması, dillerin sürekli zikir halinde olması gibi
haller dikkate alındığında Ramazan-ı Şerif tamamı ile kişinin Rabb e
yönelmesidir. Bu yöneliş önce edebi, edep ise ahlâkı, ahlâk ise ilahi kurtuluşu
yani lütfu ortaya çıkarır.
Ramazan-ı Şerif te tutulan orucun sevabını belli
değildir. Ayette bu sevabın ne olduğunu Rabbimiz kendine yazmış ve kendisinin
belirleyeceğini ifade etmiştir. Dinde bunun bir diğer örneği Kabe ye Allah ın
evim demesidir. Bu iki benzeşme hac ve oruç ibadetlerinin yapılmasında
kendisini gösterir. Hac da giyilen ihram bütün dünyadan soyunmayı ve uzleti
ifade eder. Aynı şekilde oruç dikkate alındığında yememe içmeme ve cinsel
ilişkiden geri durma dünyadan uzlet etmeyi ifade eder.
Ne yazık ki zihin dünyamızda ki dönüşümler Ramazan-ı
Şerifi idrakimizi ve bu ayı bir manevi yolculuğumuzda bir kurtuluşa vesile
haline getirmemizi engeller duruma geldir. Bu dönüşümler önceleri genel
Ramazan-ı Şerif idrakleri içerisinde cüzi bir kısmı ifade ederken zamanla
olması gerekenin yerini almaya başladı.
Ramazan-ı Şerifin Hz. Peygamberin hayatında uygulaması,
sahabe efendilerimizin hayatında ve büyük şahsiyetlerinin hayatında tahakkuk
edildiği şekil incelendiğinde kesinlikle bir eğlence ve sosyalleşme gayreti
değildir.
Bu cihetten ramazan coşku ile kutlanmaz. Eğlenceler,
programlar, konserler ve etkinlikler kesinlikler Ramazan-ı Şerifin ruhu ile
uyuşmamakta ve temel gayesi olan insanın kendine dönüşünü engelleyen birer
unsur olarak kaşımıza çıkmaktadır. Bu durum yukarıdaki tespitler dikkate
alındığında Ramazan-ı Şerifin gayesinin tam aksi bir durumu ortaya çıkarmakta
ve Ramazan-ı Şerifi dünyevileştirmektedir. Çünkü Ramazan-ı Şerif bir eğlence
kültürü değil kendine dönüş gayretidir.