Rakı fabrikasını 2’den 18’e çıkarmakla övünenlerin davası da ümmet davasıymış…

Abone Ol

İktidarın yanlışlarına macun çekmeyi, buna karşılık her gün Saadet Partisi’nin doğrularına çamur atmayı adeta görev edinmiş bir gazetenin manşeti sabah gözüme takıldı…

Kocaman harflerle yazıyordu: “Bu hareket ümmet davasıdır.”

Doğrusunu söylemek gerekirse durdum.

Çünkü ümmet kelimesi öyle kolay kurulacak bir cümle değil.

Ümmet dediğiniz şey; seçim sloganı değildir.

Ümmet; adalet iddiasıdır.

Ahlak iddiasıdır.

Mazlumun yanında durma iddiasıdır.

Ve tam da bu yüzden insan bazı soruları sormadan geçemiyor.

Mesela…

Yıllar boyunca Avrupa Birliği reformları anlatıldı.

Toplumsal dönüşüm anlatıldı.

Bugün ise aynı çevrelerden aile yapısının bozulduğu, gençlerin korunamadığı, toplumsal yozlaşmanın arttığı yönünde açıklamalar geliyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Madem bugün bu tablo eleştiriliyor…

Aradan geçen yıllarda hangi muhasebe yapıldı?

Çünkü devlet yönetmek sadece karar almak değil; gerektiğinde dönüp kararlarını sorgulayabilmektir.

Bir başka soru…

Yıllarca muhafazakâr söylemle siyaset yapıldı.

Ama ekonomik başarı anlatılırken zaman zaman şu tarz övünç cümleleri de duyuldu:

“İçki fabrikalarını 2’den 18’e çıkardık.”

Burada mesele insanların özel hayatı değil.

Soru şu: Bir hareket kendisini “ümmet hareketi”, “manevi kalkınma hareketi” diye tanımlıyorsa; ekonomik başarı ölçüsü olarak bunu öne çıkardığında vatandaş da doğal olarak şu soruyu soruyor:

Ölçü sadece üretimi artırmak mı, yoksa hangi alanlarda büyüdüğünü de önemsemek mi?

Çünkü bir tarafta gençliği koruma, aileyi güçlendirme ve manevi değerleri savunma söylemi kurulurken; diğer tarafta ekonomik başarı dili bunun üzerinden kuruluyorsa,

insan ister istemez dönüp şu soruyu soruyor: Ümmet davası dediğimiz şey; sadece söylemde mi güçlü, yoksa ölçülerde de aynı hassasiyeti taşıyor mu?

Bir başka tartışma…

Ekonomi konuşulurken her üretim kalemi rakamlara dönüşebilir.

Ama siyaset değerler üzerinden de konuşuyorsa, insan şu soruyu soruyor:

Ölçü sadece büyümek mi, yoksa nasıl büyüdüğün de önemli mi?

Ve sonra dönelim Gazze’ye…

Aylarca çocuklar çadırlarda öldü.

Hastaneler vuruldu.

İnsanlar yardım bekledi.

Bir tarafta: “Ümmetin lideriyiz.”

“Ümmet davası yürütüyoruz.”

Diğer tarafta ise şu açıklamalar geldi: “Konteyner göndermek istiyoruz ama İsrail izin vermiyor.”

İnsan burada durup düşünüyor.

Madem mesele ümmet meselesi…

Madem yıllardır bölgede güçlü, etkili ve oyun kurucu dış politika anlatılıyor…

O zaman vatandaş da doğal olarak şu soruyu soruyor: Ümmet liderliği; yardım göndermek isteyip izin beklemek midir, yoksa mazluma ulaşacak etkiyi ve sonucu üretebilmek midir?

Çünkü Gazze’de insanlar artık açıklama değil; sonuç görmek istiyor.

Bir çocuğun gözünde önemli olan; kimin daha sert konuştuğu değil, yardımın ulaşıp ulaşmadığıdır.

Sonra başka açıklamalar geliyor.

Amerika’dan övgüler…

Türkiye’nin bölgesel rolüne dair olumlu sözler…

Ve insan yine düşünüyor:

Eğer yıllardır emperyalizm eleştirisi yapılıyorsa, neden emperyal güçlerden gelen takdir cümleleri bu kadar rahat karşılanıyor?

Çünkü tarih boyunca ümmet söylemiyle ortaya çıkan hareketlerin ölçüsü; büyük güçlerin alkışı değil, mazlumların duası olmuştur.

Yanlış anlaşılmasın.

Burada mesele bir partiyi sevmek ya da sevmemek değildir.

Mesele şudur:Siyaset büyük iddialarla konuşuyorsa, millet de büyük sorular sorar.

Çünkü ümmet kelimesi ağırdır.

Öyle her politik tercihi otomatik olarak meşrulaştıran bir etiket değildir.

Ümmet; sözle sonucun, güçle adaletin, ekonomiyle ahlakın aynı yerde buluşmasıdır.

Yoksa günün sonunda insanların aklında şu soru kalır: Acaba gerçekten bir dava mı yürütülüyor, yoksa büyük kelimelerle büyük bir algı mı yönetiliyor?