Zehir toprağa, suya karışıyor; ürüne, bitkiye karışıyor; havaya, buluta, sise, yağmura, kara, geleceğe karışıyor. Yıllar geçse de, "Temiz enerji"nin saçtığı radyoaktif kusmuk zehirliyor!
İnancınız buysa... Deyin ki... Çernobil‘in ve arsız piyasa hükümetlerinin çay kandırmacasının 25‘inci yılında... Allah bizi (yine) uyardı! Yüzlerce, belki binlerce "Japon kurban" üstünden, bizi (sizi) de uyardı: Ey kullar; yarattığım topraklar, denizler ve tabiatın huzuru ve felaketleri arasında, sizin icadınız nükleer işte budur! Fay hatları üstünde nükleer şımarıklık işte budur!
İnsanlık için ne acı şakadır: İsrail‘in elindeki nükleer imha kapasitesini görmezden gelip... İran‘ın muhtemel nükleer silahlanmasını mesele eden Medeni Dünya! Aha işte nükleer korku! Tarihteki tek (aslında çift) "nükleer felaket" bombalarıyla on binlerce can alan ve kaç kuşak üzerine radyasyon bulutundan bir tutsaklık seren Medeni ABD! Hiroşima‘nın çocuklarından sağ kalanlar büyüdü... Şimdi Fukişima‘nın çocuklarına, doğaya, hayata saldıran "barışçı, medeni, çağdaş" nükleer canavarı seyrediyorlar.
Son zamanlarda ilan ediliyordu; "Nükleer Rönesans" başladı diye. Her rönesansın bir engizisyonu da var demek ki! Şimdi ABD en Batı kıyılarından korku içinde: Aynı okyanus, aynı deprem kuşağı, aynı tsunami tehlikesi ve kıyıda nükleer santrallar; San Onofre ile Diablo Canyon. İkisi de "7.5 şiddete dayanıklı" imiş! Ama işte 8.9 (ya da 9.1). San Francisco‘da 1906‘nın 8.3 şiddetinde depremi.
Hikâye ne kadar basit değil mi: Enerji ihtiyacı ile birilerinin komisyon ihtiyacı arası, nükleer santrallar dikiyorsunuz. "Tabiatın Gazabı" geliyor bir gün; o güne kadar sızdırıp sizi gizli veya açık vurmadıysa. Filanca şiddete dayanıklı afra tafranız yamuluyor, patlıyor, köpürüyor. Çekirdek sımsıcak; radyasyon leblebi gibi. Soğutma mümkün olmuyor. Dendiğine göre, "nükleer çekirdek soğutulamayınca, dakikada 5 bin Fahrenheit‘a ulaşıyor cehennem ısısı". Radyoaktif bir buhar kusmaya başlıyor medeniyetiniz, enerjiniz, piyasanız, büyümeniz, zenginliğiniz. Muhtemelen, önce çalışan nükleer rehineleri yakalıyor; sonra havada ve toprakta yürümeye başlıyor. Muhtemelen, nükleer santral çevresinde hayatını idame ettirmek zorundaki daha orta direk, daha güverte altı, daha dipsiz kuyudan insanları yakalıyor. Kimileri kaçıyor, kimi çocuk kaçamıyor.
En önemlisi şu: Kıta, ülke, dil, din fark etmiyor... Bir felaket olana kadar; hatta olduktan sonra bile... Her halka her dilde ne çok yalan söyleniyor!
New York Bilimsel Belgeler Akademisi tarafından yayınlanan bir kitabın şimdi 25‘inci yılı idrak edile(meye)n Çernobil için bilançosu şöyle: Kaza senesi 1986... Kitapta etkilerinin hesaplandığı son yıl 2004. 18 yıl, 985 bin ölü! (Resmi açıklamalar 4 bin kadar diyordu!) Buna 7 yıl ve kimbilir kaç ölü daha eklendi. Çoğu Rusya, Ukrayna tamam... Ama başta çevre ülkeler, birçok yerde binlerce ölü. Değil mi, Sevgili Kâzım Koyuncu! Çünkü, zehir toprağa, suya karışıyor; ürüne, bitkiye karışıyor; havaya, buluta, sise, yağmura, kara, geleceğe karışıyor. Yıllar geçse de, "Temiz enerji"nin saçtığı radyoaktif kusmuk zehirliyor!
Oysa biz ne isteriz, ne istemeliyiz, ne istemiştik hayattan: Hiroşima‘dan Fukuşima‘ya, Çernobil‘den İncirlik‘e, çocuklar şeker de yiyebilsin! Oysa, santralları bir yana, "İran miran nükleer şeyetmesin" diye yırtınan ABD, çocukların(ın) mama parasını, açların gıdasını, bir gıdım tedaviye ulaşamayanların hakkını, yılda 7.5 milyar doları; sadece 8 bin 500 nükleer başlığın bakımına, stoklanıp saklanmasına harcıyor. Daha fazlasını da yeni nükleer silah geliştirilmesine.
Kırmızı Başlıklı Kız; bil bakalım o başlıkların 90 kadarı nerede? Cumhuriyetçi ordunun ve demokrat hükümetlerin tarihi utancı, İncirlik depolarında! Niye? Kuzular başkaldırırsa, kurtlar onları yiyebilsin diye!
Umur Talu HABERTÜRK