Nahle Seriyyesinin yankıları
Abdullah bin Cahş‘ın kumandasındaki mücahitler, aldıkları esirler ve ele geçirdikleri ganimetlerle Medine‘ye döndüklerinde, Efendimiz Aleyhisselam onlara şöyle buyurdu: "Ben size haram aylarda savaşmanızı emretmedim."
Gerçekten de Allah Resulü onlara müşriklerle savaşmalarını değil, Kureyş kabilesi ve Kureyş kervanıyla ilgili bilgi toplamalarını emretmişti. Efendimiz alınan esirlere ya da getirilen ganimetlere dönüp bakmadı. Abdullah ve arkadaşları ise bu duruma çok üzüldü. Müminler, Abdullah ve arkadaşlarına öfkeyle bakıyorlar, kendilerine emredilmeyen bir şeyi yaptıkları için onları kınıyorlardı; ancak daha da üzücü olan İslam düşmanlarının bu olayı bahane göstererek Allah Resulü‘nü eleştirmeleri, ona insafsızca saldırmalarıydı.
Müşriklere göre, Hz. Muhammed (as) ve arkadaşları haram ayın kudsiyetini ihlal etmişler, savunmasız insanları haksız bir şekilde öldürerek, mallarını ele geçirmişlerdi. Yahudiler de boş durmuyorlar, fitne kazanını iyiden iyiye kaynatıyorlar, Mekkeli müşrikler ve Müslümanlar arasında şiddetli bir savaş çıkması için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Fitne çıkarmak, insan öldürmekten daha kötüdür
Allah‘ın dininin yücelmesi için çaba gösteren, günler ve geceler boyu çöllerde yürüyen, ailesinden uzakta kalan, canını hiçe sayarak düşmana saldıran mücahitler yaşanan bu olaylar sebebiyle derin bir ıstırap duyuyor, bütün bu olumsuzluklara kendilerinin sebep olduğunu düşündükçe adeta kahroluyorlardı. Oysaki onlar Allah Resulüne muhalefet etmeyi, O‘nu sıkıntıya sokacak bir duruma fırsat vermeyi akıllarına dahi getirmemişlerdi. Üstelik onlar haram ayda olup olmadıklarını bile tam olarak bilmiyorlardı. Onlar kendilerini üzüntüden helak etmek üzere iken, müminlere karşı sonsuz merhamet sahibi olan yüce Rabbimiz şöyle buyurdu:
"Sana haram ayda savaşmanın hükmünü soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat Allah‘ın yolundan insanları alıkoymak, O‘nu ve Mescid-i Haram‘ın hürmetini inkâr etmek, halkını oradan sürüp çıkarmak Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Eğer düşmanlarınızın gücü yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler." [Bakara Suresi 217. Ayet]
Kendi canları yandığında kıyametler koparanlar, kıllarına zarar geldiğinde dünyanın altını üstüne getirenler, başkalarının hayatlarını zindana çevirirken, onları yuvalarından koparıp ocaklarını söndürürken neden hiç rahatsız olmazlar? İnsanları bir olan Allah‘a iman ettikleri için acımasızca öldüren, onların Mescid-i Haram‘da ibadet etmelerine izin vermeyen zalimler, kendi kervanları basıldığında, devranları ters döndüğünde hangi hakla ve hangi yüzle zulmettikleri insanları zalim olmakla suçlayabilirler? O mazlumları Mekke‘den sürüp çıkaran, onlara Medine‘de bile huzur vermeyen, hem onlara hem de onları koruyan Medineli Müslümanlara tehditler savuranlar Mekke‘nin zalim müşrikleri değil midir?
Günümüzde de İslam topraklarını işgal eden ve oluk oluk Müslüman kanı dökenler kendi menfaatleri söz konusu olduğunda insan hakları çığırtkanlığı yapmıyorlar mı?
Bu ayet-i kerimenin nazil olması ile Efendimiz ve Müslümanlar huzur bulmuş, seriyyeye katılan kahraman mücahitler sevinçle dolmuşlardır. Allah Resulü ganimetin beşte birini beytül male almış, Abdullah bin Cahş‘ın taksimi, ganimet ile ilgili olarak daha sonra nazil olan ayet-i kerimeye uygun düşmüştür. [bkz. Enfal suresi 41. ayet]
Allah yolunda cihad edenler var ya...
Bir süre sonra Abdullah ve arkadaşları Efendimiz (sav)‘a giderek şu soruyu sormuşlardır: "Ya Resulullah, katıldığımız bu seriyye sebebi ile biz de mücahitlere verilecek olan ecir ve mükâfata nail olabilir miyiz?" Onların bu sorusuna Allah Celle indirdiği şu ayetle cevap vermiştir:
"İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler var ya; işte ancak onlar Allah‘ın rahmetini umabilirler. Allah sonsuz bir şekilde esirgeyen ve bağışlayandır." (Bakara Suresi 218. Ayet)
Batn-ı Nahle Seriyyesi ile müslümanlar, Mekkeli müşriklere, kendilerinin hafife alınmaması gereken bir güç olduğunu, Mekke‘nin sadece kuzey değil güney ticaret yoluna da müdahale edebileceklerini ve Mekkelilerin burunlarının dibine kadar yaklaşarak onlara zarar verebileceklerini göstermiş oldular.
Abdullah bin Cahş bu seriyyeden iki ay sonra cereyan eden Bedir Savaşı‘na katılmış ve Mahzumoğullarının önde gelenlerinden birisi olan Velid bin Velid‘i esir almıştır. Velid, Kureyş‘in lideri Velid bin Muğire‘nin oğlu olup Halid bin Velid‘in de kardeşidir.
Bedir savaşında büyük bir hezimet yaşayan, önde gelenlerinden pek çoğunu kaybeden Kureyşliler ertesi yıl intikamlarını almak üzere üç bin kişilik büyük bir orduyla Müslümanların karşısına çıkmışlardır. Medine‘nin hemen yanı başında, Uhud Dağı‘nın etrafında cereyan eden bu savaş oldukça kanlı geçmiş, Allah‘ın dinini yüceltmek ve Efendimiz (sav)‘ı korumak amacıyla sahabiler canlarını feda etmiş, eşsiz kahramanlıklar göstermişlerdir.
Abdullah bin Cahş‘ın duası
Abdullah bin Cahş‘ın Uhud savaşındaki fedakârlığı ve mücadelesi ise bambaşkadır. Ashab-ı Kiram‘ın önde gelenlerinden olan Sa‘d bin Ebi Vakkas (ra) şöyle anlatıyor: "Uhud Savaşı‘nın başlamasından hemen önce Abdullah yanıma gelerek bana şöyle dedi: ‘Gel, bir köşeye gidelim de Allah‘a dua edelim. Sen benim duama âmin de, ben de senin duana âmin diyeyim.‘
Ben: "Olur," deyince bir kayanın ardına gittik. Sonra ben dua etmeye başladım: "Allah‘ım! Savaş sırasında karşıma güçlü kuvvetli bir düşman çıkar. Ben onu öldüreyim ve üzerindeki kıymetli eşyaları ganimet olarak alayım." Ben duamı bitirince Abdullah: "Amin" dedi ve kendi duasına başladı: "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü, kuvvetli bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda, Sen bana: "Ey kulum, burnun ve kulakların nerede, burnun ve kulakların neden kesildi," dediğinde ben: "Senin ve Resulünün rızası için kesildi" diyebileyim." Abdullah‘ın duası bittiğinde, söz verdiğim için âmin demek zorunda kaldım.
Ağaç dalına asılan burun ve kulaklar
Nihayet savaş başladı. İki taraf kıyasıya savaşıyor, tam bir can pazarı yaşanıyordu. Abdullah düşman saflarının ortasına dalmış cihad ediyor, ölüme meydan okuyordu. Uhud Savaşı Müslümanlar için oldukça sıkıntılı geçti. Bir aralık tamamen dağılan İslam ordusu, ölmeyi yaşamaya tercih etmiş mukaddes mücahitler sayesinde toparlanarak müşriklere kesin bir zafer kazanma fırsatı vermedi. Düşman savaş meydanını terk ettiğinde Sa‘d bin Ebi Vakkas, Abdullah bin Cahş‘ın paramparça edilen vücudu ile karşılaştı. Burnu ve kulakları kesilmişti. Etrafa baktığında bir ağacın dalına asılan bir ipin ucundaki burnu ve kulakları gördü. Müşrikler Nahle Seriyyesi‘nin kahraman komutanının vücudunu, parmaklarını, burnunu ve kulaklarını doğrayarak intikam almışlardı. Abdullah‘ın duası kabul olmuş, Abdullah Allah yolunda şehid olmuştu.