Pusu ve Düello

Abone Ol

Tam olarak çıkaramadığım bir kitap ya da bir makalede, “Doğulu pusu kurar, Batılı düello eder” cümlesini ve kendince bir açıklamasını okumuştum. Bu çeşitten cümlelerle, deyimlerle karşılaşmak daima mümkündür ve yazanın ya da konuşanın niyetine, arzusuna, maksadına ve amacına bağlı olarak anlamlandırılabilir, yorumlanabilir ve değerlendirilebilir. Elbette hemen her dilde, her kültürde bu çeşitten cümleler, deyimler vardır ve o dilin, kültürün ifade, kullanım ve anlam birikimini, zenginliğini gösterirler. Türkçenin bu alanda kendine özgü bir zenginliğe sahip bulunduğu söylenebilir.

“Pusu”, “pusmak” fiil kökünden gelmektedir ve saklanılan, gizlenilen yer demektir. Pusu kurmak, pusuya düşürmek gibi farklı anlamlarda da kullanılabilmektedir. “Düello” olarak Türkçede kullanılan kelime, Latince “duellum”, “bellum” kelimelerin gelmektedir ve kavramsal anlamda (istilah) “savaş” demektir. Nitekim savaşı, özellikle denizlerde meydana gelen çatışmaları, yağmaları, korsanlıkları belli kurallara bağlamak için Hollandalı (o zaman Felemenk) Hugo Grotius (1583-1645, gerçek adı Huigh ya da İlugeianus van Groot), “De İure Belli Ac Pacis”(Savaş ve Barış Hukuku, ç. Seha L. Meray, Say Yayınları, İstanbul 2011) adında bir kitap yazacaktır. Böylece, çatışmalar, korsanlıklar, yağmalar vb. belli kurallara göre yapılacaktır. Ancak, özellikle kolonileşme politikalarının zenginlik sağlayan uygulamalarında ortaya konulan kurallara ne ölçüde uyulduğunu Afrika, Doğu ve Uzak Doğu, Amerika istilalarında görülecektir.

Öte yandan düellonun, özellikle, bir Germen boyu olan Franklar (bir bakıma bugünkü Fransa’nın kurucuları) arasında, yaklaşık 7-8. yüzyıllardan 18. yüzyıla kadar süren çeşitli uygulama örnekleriyle karşılaşılmaktadır. Öyle ki, “adli düello”, dönemin hukuk ve siyaset uygulamalarında belli kurallara bile bağlanmıştı. Birçok yazar, şiir, piyes, hikâye ve romanlarında düelloyu konu alarak anlatmışlardır. P. Merimée’nin “Colomba”sı, hâlâ önemli bir roman olarak okunmaktadır.

Yukarda belirtilen, “Doğulu pusu kurar, Batılı düello eder” deyimini, siyasi mücadele bağlamında ele almak da mümkündür. Fakat bu siyasi bağlamda ele alınmaya başlanıldığında, kaçınılmaz olarak, siyaset etiği (siyasi ahlâk felsefesi) temele yerleştirilmek durumundadır. Kuşkusuz siyaset, özellikle “siyasi parti” kavramının kurulmaya başladığı Yeniçağ’da belirleyici bir kavrama dönüşmüştür. Her şeyden önce, bir savaş (bellum) değil, bir rekabet alanı ve eylemidir. Rekabet ve eylemin bağlı olduğu birtakım ilkeler, kurallar, gelenekler gözetilmek durumundadır. Bütün bu rekabet ve eylemler, mutlaka ahlâki ilkelere, kurallara, geleneklere, uygulama örneklerine göre gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla, hiç olmazsa genel geçer bir anlam kazanmış ilkelere, kurallara, geleneklere bakılarak siyasi rekabeti, mücadeleyi yapmak, en basitinden ahlâkın veya etiğin bir gereğidir. Siyaset yapanın, siyasi eylemde ve herhangi bir siyasi konumda bulunan kişi/lerin, kuruluşların, kurumların, yöneticilerin ve yönetimin bu gereği yerine getirmesi beklenir. Ne var ki, tarihi süreçte siyaset alanında beklenilen ve istenilen bu tür tavır ve davranışlar, ne doğulu, ne batılı olanlarda gerçekleştirilmiş sayılamaz. Dolayısıyla, bir tür önyargıyı çağrıştıran, hatta içeren yaklaşımlar, değerlendirmeler kabul edilir bir nitelik taşımamaktadır.

Söz konusu deyimin bir de düşünce sistematiği açısından irdelenmesi, değerlendirilmesi, yorumlanması mümkündür. Sanırım, en önemli ve aydınlatıcı olan yönü de burada olmalıdır, diye düşünülebilir. Bu durum, kaçınılmaz olarak başka sorunları, tartışmaları, değerlendirmeleri göz önüne almayı gerektirecektir. Belki, bir başka yazıda bu konuyu genel çizgileriyle ele almak yararlı olacaktır.