DAHA iyisini yapacağım zannı ile geçmişine
yabancılaşmanın iki aşaması vardır: İmkânla imtihan ve insanla imtihan. İmkânla
imtihan da aslında insanla gerçekleşir ama ön planda imkân yer alır. İnsanla
imtihanda ise, elde edilebilecek imkânlar söz konusudur ama insan ön plandadır.
Her ikisi de zor bir imtihan olup insanla imtihan daha zordur. Her iki durum da
sonuçta fıtrattan uzaklaştırır. Yabancılaşma, fıtrattan uzaklaşma halidir
aslında. İşte bu ince noktada, imtihanı, hayatın tamamında uygulamak nefes meselesi
olmaktadır.
Yabancılaşma, aynı zamanda bir hedef sapmasıdır. Bu
durum, ihmallerimizin konjonktürle buluşarak sadakat derecesini zayıflatmasıyla
yol alır. Bu zayıflık da itaat gücünü düşürür ve bizi bir bilen noktasına
sürükler. Eğer bir profesör iseniz, zaten bir bilen olduğunuzdan sürüklenme
hızlanabilir. Çünkü bilmiş olduğunuz için; verilen görevi en güzel yapma
noktasında ihsanınızı kaybedip, iyi ahlak sahibi olmanızı sağlayan görevinizi
de ihmal etmiş olabilirsiniz. Bu ihmal, ittikanızı da kaybetmek durumunda
bırakabilir insanı. İhlası da kaybettikten sonra bir arada kalmanın hiçbir
bereketi kalmayacağından geçiş ler başlayacaktır.
Bu durum; geçici başarılara heves ederek kalıcı
kazanımları yok etmek adına aslından uzaklaşan insanın tercihinden başka bir
şey değildir. Bu tercihin önüne geçecek tek şey; ittifak karargâhında ihlasla
bekleyerek mücadele vermektir. Kırk yılı aşkındır bunu yapıyoruz ama aynı yerde
sayıyoruz diye bildiğimiz doğrudan dönecek değiliz. Çünkü durduğun yer gördüğün
şeyi belirlediğinden, en ufak bir yer değişikliği eksen kaymasına yol
açacaktır. Bu kayma, siyaseti dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak doğru yolu
gösteren bir faaliyet olma çizgisinden de kaydırabilir. Ülkemizin yirmi yılda
bir yaşadığı kayma siyaseti bu değil de nedir!
İnsan, sorumluluk
sayesinde, yaşamın her safhasında en doğru şekilde düşünebilmesini, en sağlıklı
değerlendirmeleri yapabilmesini ve en isabetli kararları alabilmesini
gerçekleştirebilmektedir. Bir insan, sorumluluk sahibi olmak istiyorsa: hayatın
her alanında aklıyla imanını buluşturmalıdır. Bu buluşma sağlanırsa, kendisine
özel bir anlayış verilir ki biz buna feraset diyoruz. Böylece, yaptığı her iş
hayırlı, konuştuğu her söz hikmetli ve gösterdiği her tavır olabilecek en ideal
nitelikte olacaktır. Aksi takdirde neden yapmadığınızı söylüyorsunuz şekline
dönen bir büyük fitne (makta) olur ki; profesör de olsanız söndüremezsiniz.
İnsan yaşadığı sürece daima belli bir tavır alma
durumundadır. Alınan her tavır, bir değere veya bir değer duygusuna dayanmak
suretiyle gerçekleştirilir. Her türlü amaç ve hedefler, ilişki ve çıkarlar,
tutkular ve istekler, güç ve iktidarlar, sevgi ve nefretler, inanma ve
inkârlar, sadakat ve doğruluklar, her türlü idealler bir değeri ifade ederler
ve bir değere dayanırlar. İşte bu noktada siyasetin de ilmi olması çok hassas
bir noktadır ve özümsenmesi gerekmektedir.
Azların arasına girmenin, özlerin seviyesine yükselmenin,
çetin ve çetrefilli imtihanlardan geçmeyi gerektirdiği açıktır. Asıl şeref ve
kazancın, hâkimiyet ve muzafferiyet günlerine yetişmek değil, o mutlu
neticelerin oluşması yolunda gayret göstermek olduğunu unutan ve böylece
taşıdığı sorumluluktan kaçan insanlar bilsinler ki: zafer, kendi gayret ve
galibiyetlerinin sonucu değil, Allah ın nusret ve inayetiyledir. Ancak teslim
olan ıslah edebilir ve ancak sorumlu insan düşünür, hesap yapmaz. Çünkü düşünen
hesap yapamaz, hesap yapan düşünemez. Profesör de olsa