Pozitif, yapıcı, müjdeleyici olmak

Abone Ol

AKP, 20 küsur yıllık iktidarından sonra kendine devamlı oy veren seçmenler içinde belli oranda politikalarından rahatsız olanlar kitlesi oluşturdu. Ama bu kitle az bir kısmı dışında başka partilere yönelmek yerine hiç oy vermemeyi tercih etti.

Bunun bizim açımızdan sebebini üç ana başlıkta ve bunların alt başlıklarında incelemek istiyorum.

1. Üslubumuzdaki eksiklikler

a. Muhatabı yenmeye çalışmak

b. Milletle zıtlaşmak

c. Biz muhalefet partisiyiz, her şeye karşıyız düşüncesi

d. Millete ne önerdiğimizin bilinmemesi

2. Millete hitap etmeyen ifadelerimiz

a. Tabanımız değişti söylemi ve getirdiği ifade değişikliği

3. İktidar partisinin milletçe neden bu kadar desteklendiğini anlayamamak

4. Prensipler muvacehesinde yürütmemiz gereken mücadeleyi, şahıslar seviyesine indirmek

Hepimizin bildiği bir kuralı tekrar ederek başlamak istiyorum. Her tür hitapta, görüşmede ve tabii tebliğde “üslup asıldan önce gelir”. Bazıları uygun olmayan biçimde ifade ederek abartmak için “üslup asıldan önemlidir” diye takdim ederler, bu tabii ki olamaz. Tabiidir ki aslını anlatmak için verilen çaba aslından önemli olamaz. Burada kastedilen şey, meramımızı anlatmak için söze başladığımızda öyle bir üslup kullanmalıyız ki; önce muhatabımız bizi sonuna kadar dinlesin. Sonra da değerlendirmelerimizde o kadar adil ve yapıcı (müjdeleyici) olmalıyız ki; bir albenisi olsun, ilgi uyandırsın. En önemlisi de o kadar dürüst ve yalın olmalıyız ki; hakkın tesir gücü Allah’ın lütfuyla karşı tarafa etki etsin.

Burada sözü tesirsiz hale getiren en büyük eksiklik, müzakerede karşı tarafı yenme, mahcup etme isteğidir. Muhatabımızın nefsini tahrik ederek onu karşımıza alırız, bir daha da o kilidi açmamız çok zor olur. Hâlbuki -doğru olmak kaydı şartıyla- karşımızdakine kendisinin güzel, doğru yanlarından giriş yaparsak yeri geldiğinde de yaptığımız uyarı havada kalmaz, düşünmesine sebep olur, belki benimser, söze uyar, belki etkilenir. Zaman gerekir, belki de boş verir, bu da mümkün, fakat her halükârda lafımız yerine varmış olur.

Siyasi mücadele de aynıdır. Karşımızdakinin söylediklerinin yanlış oluşunu ispat etmemiz hiçbir işe yaramaz. Yapmamız gereken, kendi doğrumuzu anlatmaktır. Zıtlaştığımız oranda kişiyi fikrine sabitleriz, başka da bir işe yaramaz.

Bir başka gariplik de muhalefet partisi hep kötüler, hep yanlışları söyler diye oturan politik düzendedir. Biz hakkı hâkim kılma gayretindeysek eskiden beri düsturumuz olan “Hayırlara motor, şerlere fren olma” özelliğimizi kaybetmememiz lazım. Bu da adı üstünde doğru olan her tür uygulamayı “ama”sız desteklemek anlamına gelir. Hem zaten İslami sorumluluğumuzun gereği de budur, Milletimizle bir köprü oluşturabilmemizin yolu da budur. İnönü’nün ifade ettiği, “hükümete her hâlükârda karşı olmak gerekliliği” Batı’da da büyük oranda -makyajlanmış haliyle- uygulanan bir usuldür. İktidarın bir önerisine, uygulamasına, Allah rızasına uygun mu diye bakılmaz, Millet menfaatine uygun mu diye bakılmaz. Sadece bizim çıkarlarımıza uygun mu, bu iktidar partisine oy kazandırır mı, bize oy bakımından faydası mı, zararı mı olur, diye bakılır. Tamamen batıl bir düzen. “Sen oradan in, ben çıkacağım” üslubu demokrasi diye Batı halklarına yutturdukları kayıkçı kavgasıdır, o kadar. Bu ise bize Allah rızasını kazandırmaz. Bizim işimiz hakkın hâkim olması davasıdır. Keşke bizim dışımızdakiler bunu yapıyor hale gelse de biz hep seçimleri kaybetsek, çoktan razıyız. İşte biz olaya böyle bakarız. Memleketimizde hakkı hâkim kılabileceksek, bu dünyada adaleti tesis edebileceksek bu bakış açımızın getirdiği ilahi yardımla ancak olur. Ancak bu ihlasla bu dünyanın ırkçı emperyalist yapısına galip gelebiliriz. Muhalefet partisi diye görmüyoruz biz kendimizi, biz hiçbir şeye muhalif olmak için itiraz etmeyiz, biz kimseye muhalefet için yola çıkmış değiliz. Ya peki ne?.. Biz işin aslını ifade ediyoruz, biz çocuğun anasıyız, kolundan bacağından çekiştirip zarara sebep olamayız, her zaman hakka çağırırız. Biz bir alternatif sunmuyoruz, biz toz toprak altına itilen kaybettiğimiz aslı, koru, küllerini üfleyerek harlamaya çalışıyoruz. Kim kimin alternatifiyse aralarında yesinler birbirlerini. Biz işimize bakalım, günlük politik ağız dalaşı bizim işimiz değil.

İşte tam da burada geçmiş başarılarımızı getiren siyasi çizgimizin geçmişte insanlara vadettiği “Adil Düzen” veya “Millî Görüş” gibi sistemin tümüyle dışında, kendine has terimleriyle konuştuğumuz, içini doldurduğumuz müjdeleyici söylemler geliyor akla. Bunlarla dinlenir hale gelebildik. Bunca yıl sonra bunlar hatırda, ona ne dedik, buna ne laf soktuk gibi hiçbir getirisi olmayan günlük şeyler geçmişte kaldı. Sadece eleştiri yaparak kendimizi sunamayız. Hatta eleştirinin pek az faydası olur, bir fikir oluşturmak, bir düzen kurmak, halkın genel fikriyatını etkilemek ve değiştirmek isteyen dava adamlarına. Vatandaş ne partisini ne dünyaya bakışını değiştirmek istediğinde bizi düşünmez, hatırlamaz bile. Neden? Çünkü sunduğumuz bir şey olmalı. Müspet bir şey. Bir vaat, kapsayıcı, ümit veren ve mutlaka hislere hitap eden bir vaat. Hiç kimse akla hitap eden bir cümleyi, bir mefhumu 1-2 gün sonra hatırlamıyor. Ancak hisler çok uzun süre etkilidirler. Hislere hitap edemeyen, bertaraf olur. Ne hislere ne akla hitap etmezsek de herkese yabancı olur kalırız. Yani müjdeleyici olmak denen bir akıl ve ruh yapısı lazım bize. Ayağını sağlam basan, hak ve hakikatten kaynak alan müspet/yapıcı/müjdeleyici bir üslup. İnsanlara “Bu Saadetliler ne vadediyor?” diye sorulduğunda bir şey akıllarına gelmeli. Pozitif bir şey. Aksi halde kesinlikle bize teveccüh olmayacaktır, olmuyor da.

Bu noktada teşkilat söylemini uzun zamandır meşgul eden garabet bir iddiadan söz etmemiz lazım. “Tabanımız değişti”, “Biz AKP tabanından oy alamayız” vs… Bu, hayatımda duyduğum en yanlış tespit. Bize eskiden oy vermiş olmaları bir yana, herhangi büyük bir kitlenin hedef seçmenlikten aforoz edilmesi siyasi büyük bir yanlıştır. Adam yağmurda göz göre göre şemsiyesiz dışarı çıkıyor, bulutlardan dolayı ıslandım diyor. Hayır, şemsiye almadığın için ıslandın. Artık şemsiye kullanılmıyor diye bir itikadın olduğu için ıslandın. Belki şemsiye alsaydın da ıslanacaktın ama sorumluluğunu yerine getirmiş, sebebe tevessül etmiş olacaktın. Kendi tabanımızı kuşatamayıp, hatta kuşatma bir yana ulaşamayıp sonra da başka söylemlerle yeni bir ifade arayışına girersek kendimiz tabanımızı uzaklaştırırız. Evet, o taban bizim tabanımız. Nereden başkasına verdiniz tapusunu? Kim kimin sahibi? Yok öyle bir şey. Biz önce kendi mahallemize ulaşamazsak diğer mahalleden saygı göremeyiz, dinlemezler. Sadece eski mahallemizden bizi uzak tutmak için tezahürat yaparlar. Bu “tabanımız değişti” yanılsaması Nasreddin Hoca’nın anahtarını sokakta kaybedip caddede aramasına benziyor. Hocam niye orada kaybettiğini burada arıyorsun denince “bizim sokak karanlık, bir şey görünmüyor” diyor. Kolaycılık, asla yüksek hedeflerin şiarı olamaz.

Siyasi çalışmalarda başarıyı getiren faktörlerden biri de seçimi kazanan partinin bu başarısının neye bağlı olduğunu anlamaktır. Bu dönemde AK Parti’nin seçimlerdeki başarılarını iktidarın gücüyle propaganda yapmaya, maddi imkânları çok olmaya, menfaat birlikteliğine bağlayarak kendi sorumluluğundan kaçmak kolaycılık olacaktır. Bu sayılanlar adaletsizce ve her dönemden fazla kullanıldı belki ama bu, bizim işimizi tam yapmamamızı meşrulaştırmıyor, bizi aklamıyor. Vatandaş, iktidar partisine her ne saikle oy verirse versin, kalbinin bir yanında vatan-millet-din mutlaka oluyor. Tam millet farklı bir yol arayabilecek duruma geliyor, diğer muhalefet partileri yardıma koşarak İslami kutsal birkaç konuyu hakaretamiz bir şekilde gündem yapıp AK Parti’yi kurtarıyorlar. Yani milletimiz İslami durumundan dolayı hedefe oturtulduğunu kabul edip savunmaya geçiyor. Ne kadar hazindir ki, tek hedefi bu değerleri hayata geçirmek olan bizim gibi bir siyasi oluşum, buna önem veren diğer insanlara kendisini, beklenen meşru bir iktidar adayı olarak gösteremiyor. Hatta tam tersi, bir kısmının en uzak hissettiği bir hale gelmiş oluyoruz. Kim ne derse desin, sonuçta olay “dinsiz olmasın da ne olursa olsun”a geliyor. Ve şaşırtıcı bir şekilde biz bu tarifte istenmeyen tarafa atılıyoruz.

Son bir konu da bizim olayı gereğinden çok fazla şahsileştirmemiz. Bunun 2 açıdan çok yanlış olduğunu görmemiz lazım. Birincisi; kişi sevdiğine haklı haksız devamlı laf söylendiğini düşünüyorsa o iletişimin kurulması imkânsızdır. Hâlbuki söyleyecek o kadar çok lafımız var ki; kişiselleşmesine hiç gerek yok. Kendimizi ifade ettik mi zaten diğer oluşumların farkı ortaya çıkıyor. Bunlar şunu şunu yapmıyor yerine biz böyle böyle yapacağız dense tesiri ve akılda kalıcılığı o kadar fark eder ki. İkincisi de prensipler açısından. Güzel bir söz var, biraz değiştirerek söylüyorum; büyük davalar fikirleri, ortalama hareketler olayları, küçük teşkilatlar da insanları konuşur. Gerçekten tam da böyle görülüyor dışardan. Üstüne üstlük dedikodu kabilinden konuşulan laflardan %10’u yanlış çıksa bu iftira hükmüne giriyor ki, Allah rızasını kazanmak isterken ne hallere gelebiliriz, çok dikkatli olmak gerekir. Biz, fikirlerimizi yayacak şekilde pozitif, yapıcı, müjdeleyici bir ifade birliği oluşturmalıyız. Bizim dağarcığımızda söyleyecek, önerecek birikimimiz o kadar çok ki, diğerlerinin ne yapmadığını değil, bizim ne yapmak istediğimizi duyurmaya odaklanırsak sorun çözülecektir.