Post-Cebriye

Abone Ol

Dönem dönem ortaya çıkan akımlar, ekoller, mezhepler vesaire insanın içinde bulunduğu durumları okuma biçiminden kaynaklanır. Bu okuma biçimlerinde de bilim, siyaset, felsefe, din gibi baskın unsurlar ve görünümler vardır. Bu görünümler arasındaki en kuvvetli ilişki ise kuşkusuz “din ve siyaset” arasında geçer. Bundan dolayı ister seküler olsun ister liberal her siyasal iktidar ya da ister ilahi olsun ister beşeri her din “din-siyaset” denklemini bir şekilde ele almış, onu konumlandırmıştır.

Kelam ilminin temel kaidesinde de aslında bu ilişkinin mihenk taşı vardır. “Görev ve yükümlülükler çerçevesinde Allah, insanı bir şeye mecbur etmiş ise ondan mesul kılmamış, insana bir şeyi mesul kılmış ise onda da mecbur etmemiştir.” Tabii her şey böyle kitapta yazıldığı kadar kolay olmuyor. İnsanın hayat tasavvuru ve siyasal beklentileri sorumlulukları bağlamında “kader” ve “irade” gibi mevzulara ve bunları farklı yorumlama eğilimlerine hep itmiş ve bir ahlakilik oluşturmuş.

Bu minvalde “kötülük problemi” de felsefeciler ve siyasetçiler tarafından çokça tartışılmış. Olup biten karşısında bir “alın yazısı” mı yaşıyoruz yoksa bir ölçü dairesinde sorumluluk mu alıyoruz? Epey bir çetrefilli hale gelmiş. Filozoflar ağırlıklı olarak işin teorik boyutuyla ilgilendiklerinden izahatları bir şekilde nihayetine erdirmişler. Ancak siyasetçiler insan-toplum nezdinde ortaya çıkan her yeni duruma esaslı çözümler, pratikler üretmek zorunda oldukları için hiç gündemden düşmemişler.

Halk nazarından bakıldığında problemin sorunsallığı ilginçtir. Hz. Ömer’in siyaseti döneminde hırsızlık yapan biri, bunu “Allah’ın takdiri ve kazasıyla” yaptığını söyleyince Hz. Ömer Allah’a iftira etmekten dolayı o şahsa ikinci bir ceza daha vermiştir. Maalesef siyasetin çirkef yüzünde de benzer durumlar var. “Hz. Ömer siyasetinin” ahlakiliğinden öte insanlık tarihinde yapılan her türlü barbarlıklar, hak tanımamazlıklar, beceriksizlikler, zulümler hep “siyasal kader” ile meşrulaştırılmıştır.

Günümüze yaklaştıkça bazı durumları daha rahat anlayabileceğimizi umuyorum. Örneğin, yüzyılın önde gelen şahsiyetleri olarak Mevdudi ve Aliya, halkın içindeki bazı gruplara siyasal olan karşısındaki “kaderci” (nemelazımcı, pasif direnişçi) tavırlarından dolayı keskin bir duruş sergilemişler. “Mücadele etmek” yerine kullanılan “yalancı teslimiyet” onları yıldırmak yerine daha entelektüel bir alana itmiş. Ülkemizdeki bazı çevrelerin anlamsız Mevdudi düşmanlığı da bu noktadan ileri gelmektedir. Peki, aynı insanlar niçin Aliya’yı seviyorlar? Çünkü onu anlayamıyorlar. Anlasalar ona da bir mim koyacaklar. Ancak merak etmeyin anlayamayacaklar! Sevecekler gönüllerince…

Aslında çok konumuz var. Zulüm içindeki ülkeler, yeterli beslenememe ve basit sağlık problemlerinden kaynaklı çocuk ölümleri, trafik kazaları ve ölümleri, doğum sırasında meydana gelen ölümler, sakatlıklar, uzun ve kısa yaşam ortalamaları, eğitimli insan oranları, ekonomik krizler, sömürü, enflasyon, zamlar… Burada ülke ismi ya da dini mensubiyetlerini vererek rencide edici bir noktaya ulaşmak istemiyorum. Bi’zahmet bakalım neler oluyor bu dünyada? Bu kader, kimlere vurmuş böyle!

Ülkemizde ise son zamanlarda bir “cebriye modası” tutturuldu. “Ehli-sünnet savunucuları” diye bilinen zümreler koyu kaderci açıklamalarda bulunuyorlar. Peki, niçin? Tabii ki siyasal iktidar için. Ancak sorumluluğun vermiş olduğu yük, bilince ağır geliyor. Haliyle bu yükten kurtulmak için bir “cebriyeye” ihtiyaç duydular. Ekonomik tıkanıklıklar, adalet arayışları, ölçüsüz savurganlıklar, küresel gel-gitler, liyakatin sadece adının kalması, nitelikli insan problemi, ihale sektörü vesaire yüzünden kaderci bir savunma mekanizması geliştirmeyi tabii ki gerekli gördüler!

Yapamadık, beceremedik değil, takdir bu! Biz yapmak istiyoruz ama Allah’ın da bir planı var! Her şey elimizde mi sanki! Mukadderata boyun eğmek lazım! Takdir gelir, tedbiri bozar! Olanda hayır vardır! ...

Bu iklime alışamayanlar da var. “Post-İslamcı”, ”muhafazakâr” kimlikleri tatsız ve ruhsuz geldi. Mezheplerine alışamadılar. Yazık! Ancak yapacak pek de bir şey kalmadı. Beyhude. Tükeniyorlar, eriyorlar. Şairliklerine, dipnotlu yazılarına, çevrilerine zeval geliyor ama geleceği bundan daha iyi de tasavvur edemiyorlar. Muhayyileleri, tek bir gerçeklikle; gücü kaybetmeme üzerine kurulmuş. Hakikat mi? Artık komik duruyor sırtlarında. Aydın geçiniyorlar ama aydınlatmıyorlar. Kendi karanlıklarına bile söz geçiremiyorlar. Arada bir serzenişte bulunuyorlar ama mezhepleri icabı olan biteni de kabul ediyorlar. Eee, tabii kolay değil, yılların Ehli-sünnetinden cebriyeye geçmek; yılların mücadelesinden sonra kabuğa çekilmek; olan bitene, “Hikmetinden sual olunmaz!” demek; -üzerlerine alınmayacaklar gibi ama- “post-cebriyeci” olmak!

Kadere bak!