Peygamberimiz (s.a.v.)in sofrası - 3

Abone Ol

Bir sahabe yeme-içmedeki ölçüyü sordu. Peygamberimiz, ölçülü olmak, sağlığa zarar verecek boyutta abartılı yememek gerektiğini izah ederek: “İnsanoğlu, mideden daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna kendini ayakta tutacak, belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Şayet nefsinin galebesiyle bu miktarın aşılması kaçınılmaz ise yani ille de mideyi dolduralım derseniz, bu durumda bari onu üçe ayırın: üçte birini yemeğe, üçte birini içmeye, üçte birini de nefesinize. Midenin, üçte birden fazlasına yemek koymasın.” buyurdu. Sonra yine ısrarla tekrarladı ellerin yıkanmasını, ihmal edilmemesini: “Şeytan muhakkak ki hassastır, cidden pek hassastır. Kim elinde (et ve yemekten kalma) yağ ve yemek kokusu olduğu halde geceler, onu yıkamadan yatıp uyursa ve böylece ona bir zarar dokunursa, kendinden başkasına dil uzatmasın. Ancak kendini suçlasın.”diye de ikaz etti oradakileri. Sonra oradakilerden biri su istedi. Peygamberimiz kalkarak bir bardak su getirdi. Kendi bardağıyla. Bu bardak Nudâr ağacından yapılmış duvara asılması içinde bir demir halkası bulunan, enli bir bardaktı. Ilgın ağacından da yapılan bardaklar vardır. Nudâr ağacının tercih edilmesinin sebebi, susuzluğa dayanıklı olması ve Arap Yarımadasında yeterince bulunmasıdır. Hicaz’ın güney kısımlarında yaygın olan ve kap yapımı açısından bölgenin diğer ağaç türlerinde bulunmayan inceliğe sahip olan Nudâr ağacının önceden toprağa gömülerek yumuşatılması sonucu, içinin oyulması ile kadeh yapılmaktaydı. Kadeh diyorsam bizdeki içki kadehleri değil tabii ki. Arapça’da bardağın genel adıdır kadeh. Su kaplarının bir diğer isimlendirme şekli de, kabın büyüklüğüne göredir. Su kabı yirmi kişinin su içebileceği büyüklükte ise ‘tibn’ ya da ‘tebn’, üç dört kişilik su kabına ise ‘us’, ustan biraz büyük olana ‘sahn’, iki kişilik olan su kabına ‘kadeh’, bir kişilik olan su kabına ‘ka’b’ ve en küçük su kabına ise ‘ğumer’ denilirdi. Hz. Peygamber döneminde, su içmek için genel olarak kadeh kullanılırdı. Hz. Peygamber’in demir kulplu ahşap bir bardağından başka, ahşap bir kadehi ayrıca ‘reyyan’ adı verilen bir başka kadehinin de bulunduğu rivayet edilmektedir. Ayrıca Peygamber’imizin kullandığı cam (kavarir) bir kadehi vardı. Bu kristal kadehi Mukavkıs, Hz. Peygamber’e hediye etmiş, Peygamber de ondan su içmiştir. Hatta Hz. Ömer (r.a.)’a iftarda bu kristal bardakla bal şerbeti ikram etmiş, Hz. Ömer de böyle bir kap görmediğini söyleyerek beğendiğini ifade etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisine ait ‘es-sâder’ denilen su kırbasından ‘Ğurs’ kuyusundan doldurulan tatlı suyu bardağa doldurarak misafirine ikram etti. O sırada birkaç kişi daha su istedi. Bir genç kalkarak “Ben vereyim siz oturun ya Resûlullah!” diye ısrar edince Peygamberimiz oturdu. O genç susayanlara su vermeye başladı. Suyu rasgele verdiğini gören Peygamber ikaz etti: “Öncelik hakkı sağındır, sonra da onun sağından devam et.” buyurdu. Su bardağının içine soluyan bir çocuğa da: “Biriniz su içerken su kabına solumasın. Nefes alma ihtiyacı duyunca, bardağı ağzından çek, nefes alıp ver, sonra tekrar içmene devam et.” dedi. Ve devam etti: “Develer gibi tek nefeste su içmeyin. Fakat iki üç solukta için. İçerken besmele çekin, bitirince de Allah’a hamdedin. Elhamdülillah deyin.” buyurdu. Sonra su dağıtana dönerek: “Bir cemaate içecek dağıtan, en son içer.” diye delikanlıya nasihat etti. Aslında bu edeb sadece içecekler için değil. Başka gıdaların, kokunun veya herhangi bir şeyin taksiminde buna uyulması gerekir. Önce sağdakiler, sağdakiler… Bir yandan su dağıtılırken, diğer yandan bir tepsi içine konulmuş kavun ve hurmadan müteşekkil meyveler geldi. O meyveler de sağdan başlanarak ikram edildi. Herkes hangi meyveyi seviyorsa onu aldı. Peygamberimiz (s.a.v.) onlara, kavunu taze hurma ile birlikte yemelerini tavsiye etti: “Bunun hararetini şunun serinliğiyle, şunun serinliğini de bunun hararetiyle kırıyoruz!” buyurdu. Bazı rivayetlerde onun hurmayla birlikte yediğinin, kavun yerine, sarı karpuz, bazılarında ise yeşil kabuklu olan karpuz olduğu söylenir. Zaman zaman hurmayla salatalık da birlikte yenmiştir. Hatta Peygamberimiz ‘in Hz. Âişe (r.a.)’ya şişmanlaması için taze hurma ile salatalık yemesini öğütlemiştir. Hz. Peygamber acve hurmasını da cennet meyvesi olarak nitelendirerek her gün Medine’nin acve hurmasından yiyen kimseye zehir ve sihrin etki etmeyeceğini söylemiştir. Ayrıca onun ayvayı da çok sevdiğini biliyoruz. Hz. Peygamber elinde ayva bulunuyorken içeri giren Talha’ya ayva yemesini tavsiye etmiş ve ayvanın gönlü rahatlatacağını söylemiştir. Dut, incir, zencefil, fıstık, badem, muz ve narı da severdi. Zaman zaman meyve üzerine olan bilgisini de paylaşırdı sahabeleriyle. Mesela, erak denilen misvak ağacının meyvesini (kebas) toplayan sahabeye bu yabani yemişlerin siyahını tercih etmelerini, en lezzetlisinin o olduğunu söylemiştir. Ama her zaman böyle bolluk içinde olmamıştır Peygamberimiz (s.a.v.)’in sofrası. Bazen de gelen misafirlere sadece ekmek ikram edilirdi. Buna ‘kaffe’ denilirdi. Şayet ekmekle beraber çorba da ikram edilirse ‘kaffare’ denilirdi. Bazen de gelenlere yalnızca su ikram edilirdi.

Ebû Hureyre; akın akın gelenlerin ve misafirlerin çokluğundan dolayı Hz. Peygamber’in aç kaldığından söz etmektedir. Devlet gelirleri yeterli olmadığından Hz. Peygamber (s.a.v.) her yere yardım elini uzatmak zorunda kalıyor ve bu sebeple kendisi ve ailesi zaman zaman aç kalıyordu. O bir devlet reisiydi. Önceliği din ve devlet işleri olduğundan bütün tasarruflar da oraya akıyordu. Bunun yanısıra, Suffa’da barınan yersiz-yurtsuz fakirler ve diğer muhtaçlar, açlar da ona sığınmıştı.

Olduğu zaman elindeki avucundakileri hep dağıtırdı. Bazen hiçbir şey bulamayıp ekmeği sirkeye batırarak yiyip: “Sirke ne güzel katıktır!” diye bundan bile hoşnut olduğunu, derdinin yeme içme olmadığını gerekirse sirke ekmeğin bile insanı doyurabileceğini söylemek istemiştir bizlere. Bazı günler de zorunlu olarak oruç tutardı. Bir hurma ile iftar ederek. O yüzden Cebrail (a.s.)’ın kendisine gelecekte ümmetinin bolluk içinde olacağını müjdeleyip: “Ümmetin memleketler feth edecek ve onların üzerine dünyalıklardan öyle akıtılacak ki felluzec dahi yiyecekler” demesi üzerine Peygamberin de felluzecin ne olduğunu sordu. Cibril’in, yağ ve bal karıştırılıp yapılan helva olduğunu söylemesiyle Hz. Peygamber ağlamıştır. Ağlaması acaba felluzeci yiyemediği, tadına bakamadığı için midir, yoksa gelecekteki ümmetlerinin yemek yüzünden, yanlış beslenme yüzünden sağlıklarını da kaybedeceklerinden ve saçıp savurarak, israf edip, nimetlerin kadrini kıymetini bilmeyeceklerinden dolayı mıdır, bilinmez. Ancak şimdi, bizim en fakirimizin bile yediklerini Hz. Peygamber belki hayal bile edemezdi. Çünkü bizim en fakirimiz bile o devrin en zengininden daha lüks içinde değil midir Kaldı ki bir de sıkıntılıyız diye üzülen bizler, bulduğumuz onca nimete nasıl da nankörüz

Peygamberimiz ayağa kalktı biz burada konuşurken. Misafirlerini uğurlamak için. Onları kapının önüne kadar bizzat dualarla uğurlarken onu takip ettiğimizi bilen biz ümmetlerine de yemeklerde kalan ekmekleri de atmamamızı öğütleyerek: “Zira şu ekmek, bir kavme nefret edip kaçmışsa bir daha dönmemiştir.” diye uyardı ve ekledi: “Dünyada insanların doyasıya en çok yiyeni, Kıyamet günü açlığı en uzun olanıdır.” dedi. Sonra: “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez. Müsrifler şeytanların kardeşleridir. Haramdan uzak durunuz, helali arayınız, helâl yiyiniz helâl daima helâl” buyurarak ikaz etti yüzyıllar ötesinden bizi. Hayatımızın geri kalanını helâl çerçevesinde devam ettirmemiz temennisiyle…

•İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, İstanbul, Akçağ Yayınları, [t.y.], c. VI, s.s. 63-66; c. VII, s.s. 205-280; c. X, s.s. 393-515; c. XVI, s. 321; c. XVII, s.s. 425-458.

•Sevim Demir Akgün, Hz. Peygamber Döneminde Yemek Kültürü, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı, 2007].

•Nilüfer Ünsal, el-Buhâri’nin el-Edebü’l-Müfred’i Bağlamında Hz. Peygamber’in Sünnetinde Görgü Kuralları, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam bilimleri Anabilim dalı, 2006], s.s. 60-68.