Peygamber karşıtlığının iki veçhesi

Abone Ol

Peygamber karşıtlığının iki veçhesi vardır. Bunlardan birincisi, peygamberlerin İlahi öğretiyi insanlara ulaştırmasını engellemek için kullanılan yöntemdir ki, bazen peygamberleri ilahlaştırmak, bazen yalanlamak, bazen iftira etmek, bazen itibarsızlaştırmaya çalışmak, bazen de öldürmek şeklinde ortaya çıkmıştır.

Peygamberler karşıtlığının ikinci veçhesi ise misyonunu, etki ve yetki alanını daraltma çabasıdır ki, son yıllarda “Peygambersiz İslâm” projesiyle kendini göstermektedir.

BİRİNCİ VEÇHE: Peygamberlerin İlahi öğretiyi insanlara ulaştırmasını engellemek için asli günah ve “tanrı” yakıştırması gibi paganik öğeler kutsal kitaplara sokuşturulmuştur. Gerek Yahudilerin, gerekse Hıristiyanların, peygamberlere ilahlık vasfını yüklemesi Kur’an-ı Kerim’de şöyle eleştirilmektedir: “Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlar da Mesih Allah’ın oğludur dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini), önceden kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl sapıyorlar!” (Tevbe Sûresi, 30).

Hıristiyanlıkta bir taraftan Hz. İsa’ya “tanrı” yakıştırması yapılmakta (Tevbe, 30; Maide, 72), diğer yandan “tanrının oğlu” (Tevbe Sûresi, 30) denilerek çelişkiye düşülmektedir. Yahudilikte ise durum daha vahimdir. Bir taraftan Üzeyir aleyhisselama “Allah’ın oğludur” (Tevbe Sûresi, 30) yakıştırması yapılmakta, diğer yandan peygamberlere İlâhi vasıflar yüklendiği gibi bazen de peygamberler sıradanlaştırılmaktadır.

Hıristiyanlıkta Hz. İsa’yla bağlantılı olarak Allah-u Teâlâ’ya insani vasıflar yüklenmişken, Yahudilikte, Allah-u Teâlâ’ya değişik kurgulu anlatımlarla insani vasıfların yüklendiği görülmektedir. Bu bağlamda Tevrat’ta Allah’ın (c.c.) kuvveti hakkında, “Allah onları (İsrailoğullarını) Mısır’dan çıkarıyor. Yaban öküzü gibi kuvveti var” (Tevrat, Sayılar 23, 22) denilmektedir. Başka bir ifadede ise Allah’ın (c.c.) kullarını aldattığı iddia edilerek, “Ya Rab, beni kandırdın, ben de kandım; benden kuvvetlisin ve beni yendin” (Tevrat, Yeramya, 20,7) denilmektedir. Tevrat’taki başka bir bahiste Allah’ın (c.c.) hâşâ unuttuğu iddia edilerek şöyle denilmektedir “Niçin bizi hep unutuyorsun, neden bizi uzun süre terk ediyorsun” (Tevrat, Ağıtlar, 5, 20).

Yahudilerin peygamberlere, yer yer insanüstülük atfettikleri, yer yer de küçük düşürücü vasıflar yükledikleri; peygamberleri yalanladıkları ve peygamberleri öldürdükleri (Al-i İmran Sûresi, 183) görülmektedir.

Şeytanın çocuklarının peygamber karşıtlığı, getirdikleri “kutsal kitapları tahrif etme” şeklinde de kendini göstermektedir. Hıristiyan kültürde kendine yer bulan İncil’in tahrif edilmesi ve miladi 325 yılında İznik Konsili’nde 2048 papazın yüzlerce tahrif edilmiş İncil arasından Matta, Markos, Luka, Yuhanna isimli kişiler tarafından yazılan dört İncil’i kabulleri, Reform Hareketleri’nden önce de Yaratıcı tarafından gönderilen kitabı tahrif konusunda mahir olduklarını göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim’de Hıristiyanların kitabı değiştirmeleri hususunda, “Biz Hıristiyan’ız diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya kitabın) önemli bir bölümünü unuttular” (Maide Sûresi, 14) buyrulmakta; Yahudilerin kitabı değiştirmeleri hususunda ise, “Yahudilerden bir kısmı (Allah’ın kitabındaki) kelimeleri esas manasından saptırırlar” (Nisa Sûresi, 46) buyrulmaktadır.

Gerek Kur’an-ı Kerim’deki ayet-i kerimeler, gerek Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mübarek sözleri, gerekse elde bulunan Tevrat ve İncil’lerdeki ifadeler, Kur’an-ı Kerim’den önceki kitapların değiştirildiğine delalet eder. Yahudi ve Hıristiyanlar kendilerine inen kutsal kitapları değiştirmiş ve o kitapların hükmü kalmamıştır. Allah-u Teâlâ, son din, son peygamber ve son kitap Kur’an-ı Kerim’i indirmiş ve böylece tüm insanların son dine, son peygambere ve son kitap Kur’an’a tabi olmasını emretmiştir.

Günümüzde Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki mevcut Tevrat ve İncil’de Allah’a (c.c.) ve peygamberlerine öyle iftiralar var ki, bunları gördükleri halde Tevrat ve İncil’in tahrif edilmediğini iddia etmek mümkün değildir.

Hz. Âdem’in yeryüzüne nübüvvetle indirilişiyle başlayan hak-bâtıl mücadelesinde şeytanın çocukları sürekli hakkı gizlemek, yalanlamak, önüne engel çıkartmak ve itibarsızlaştırmak için her türlü yolu denemiş; peygamberlere ve getirdikleri ilahi kitaplara akla hayale gelmeyen yöntemlerle müdahale etmek için çaba sarf etmişlerdir.

Her ne kadar İslâm’dan önceki kitaplar tahrif edilmiş olsa da Kur’an-ı Kerim’in asla değişmediği, değiştirilemeyeceği ve muhafazasının bizzat yaratıcı tarafından teminat altına alındığı, “Kur’an’ı biz indirdik, onu muhafaza edecek olan da biziz” (Hicr Sûresi, 9) ayetinde belirtilmektedir.

İKİNCİ VEÇHE: Peygamberler karşıtlığının ikinci veçhesinin peygamberlerin misyonunu, etki ve yetki alanını daraltma çabasıdır ki, bu çaba, “Peygambersiz İslâm” projesiyle kendini göstermektedir.

Peygamberleri yalanlamak, eziyet etmek, inkâr etmek, öldürmek, getirdiği kitabı tahrif etmek, itibarsızlaştırmak nasıl bir yöntemse; peygamberleri ilahlaştırmak da yöntemdir. Bu şekilde peygamberlik asliyetini kaybeder, amacından çıkar. Tarih boyunca bu plan, sürekli denenmiş, peygamberlerin İlahî vahyi tebliğ etmesi farklı taktiklerle engellenmeye çalışılmıştır.

Günümüzde ise İslâm’ın içini boşaltmak için Peygamber Efendimizin (s.a.v) misyonunu, etki ve yetki alanını daraltma çabası görülmektedir. Hadislerin güvenilirliği üzerinden kendine alan açan ve “Kur’an bize yeter” sloganıyla Peygamber Efendimizin (s.a.v) Kur’an’ı açıklama yetkisini yok sayarak, yetkiyi kendilerine devşiren anlayış tehlikeli boyuta ulaşmıştır.

Kur’an-ı Kerim, İslâm dininin genel hükümlerini ihtiva eder, cüzi konulara ise çok az değinir ve tüm insanlar için bir düstur ve anayasa mesabesindedir. Malumat kitabı değil, kanun ve kural kitabıdır; özdür. Bu sebeple mûcezdir. O’nun icazı gereği tafsilatını anlatacak bir müfessire ihtiyaç vardır. Kur’an ana çizgileri, ana kuralları koymuş, bunun açıklamasını ve uygulanabilirliğini göstermeyi Peygamber Efendimize (s.a.v) bırakmıştır.

Allah-u Teâlâ, Hz. Peygambere (s.a.v), Kur’an-ı Kerim’i vahyedip, tebliğ etmesini, “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanların şerrinden korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez” (Maide Sûresi, 67) emrettikten sonra, açıklama yetkisini de verdiğini, “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik” (Nahl Sûresi, 44) ayetiyle bildirmektedir. Bu bakımdan Hz. Peygamberin (s.a.v) Kur’an-ı Kerim’i “tebliğ” ile birlikte “tebyin” yani açıklama yetki ve görevi de vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Biz kitabı (Kur’an’ı) sana ancak, onlara, hakkında ayrılığa düştükleri hususu açıklayasın ve onu iman eden bir millete doğru yolu gösterici, rahmet sunucu olsun diye indirdik” (Nahl Sûresi, 64) buyrulmaktadır.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) görevi sadece “tebliğ” ve “tebyin”le de sınırlı değildir. Kur’an-ı Kerim’in pratik olarak uygulamak ve uygulanabilirliğini göstermek de görevidir. Allah-u Teâlâ, Peygamber Efendimize (s.a.v) tebliğ, tebyin ve uygulamada başarılı olabilmesi için kitapla birlikte üstün zekânın yanında “ilim ve hikmeti” de vermiştir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Daha önce sapıklık içinde olsalar da, onlara ayetlerini okusun, kitap ve hikmeti öğretsin…” (Cuma Sûresi, 2)