Perişanlığımızın sebebi

Abone Ol

Hayallerin, ideallerin ve dava uğruna mücadelenin ucuz ve

kof bir gerçekçiliğe boyun eğmesini, feda edilmesini yaşıyoruz. 1980 senesinde

Türkiye’de sadece 12 Eylül darbesi gerçekleşmedi, ondan aylar önce 24 Ocak

Kararları alındı. Ki, bu ikisi Türkiye’nin küresel sisteme entegre edilmesine

giden yoldaki taşları ustalıkla döşeyen hamleler oldular. Bu taşlar döşendikçe,

toplumun değer yargıları, ahlak anlayışı ve olaylara bakışı da değişti içten

içe.

İşte bunun neticesidir ki, kendi meselesine ve sıkıntısına

bile yabancı olduğu ölçüde “apolitik”, ezilmeye ve tabir-i caizse dünyanın

güçlüleri tarafından “güdülmeye” sesini bile çıkaramayacak kadar “gerçekçi” (!)

bir toplum vücuda getirilmiş oldu. Sesini bile çıkartmıyor; biliyor ki, “güçlü

olana” karşı gelmenin bir faydası yok. Onların dediği her zaman olur ve doğru

olan da onlarla aynı doğrultuda düşünmek ve hareket etmektir. Belki, bu şekilde

durumdan istifade etme fırsatı yakalanabilir. Direnmiyor; biliyor ki, gücün ve

paranın olmadığı yerden bir fayda gelmeyecek ve dolayısıyla bunların olduğu

odaklara karşı gelmek de gereksiz bir “Don Kişot’luk” olur sadece.

Gerçekçiliği, bu kadar kof ve yararsız bir gerçekçilik yani.

Halbuki, ne güzel bir sözdür, “iman varsa imkân da vardır”.

Hele ki, tek bir çiçekle bahar gelmeyeceğini ısrarla kulaklarımıza

fısıldadıkları, yüzlerimize haykırdıkları, neredeyse zorla telkin ettikleri

halde “her baharın tek çiçekle başladığına inanmak” ne de güzeldir. Kötü olan,

bu gerçeği bilip de artık bilmezden gelmek, menfaat uğruna unutmaya

çalışmaktır.

Dünyadaki adaletsizliklere, haksızlıklara, çarpıklıklara ve

tüm zulümlere karşı hakkın tarafında yer almak ve “güçlü zalime” karşı “zayıf

mazlumu” tutmak, dünyayı değiştirmeye veya dünyayı kurtarmaya talip olmaktır

aslında. Herhangi bir mesele ile ilgili biraz çaba sarf eden, birazcık sürünün

dışına çıkmaya çalışana söylenen “dünyayı kurtaracaksın” sözündeki teslimiyete

boyun eğmemek, bir dava için, bir ideal için her türlü imkansızlığa karşı

mücadele etmektir “iman varsa imkan da vardır” diyebilmek, bir ideal uğruna

hayaller kurabilmek.

Merhum Erbakan Hoca’nın, ‘70’li yıllarda bir köy kahvesinde,

toplasanız 5-10 kişiye konuşma yaparken çekilmiş resmi geliyor akla. Bir

taburenin üzerinde, belki de konuşulanların çoğunu anlamayacak olan 5-10

vatandaşa hitap etmek, ancak “inanmakla” açıklanabilir. Bir de, “direnmekle”

tabii. Bu memleketin sırtına geçirilmeye çalışılan ve bir ölçüde de başarılı

olan küresel egemenlere teslimiyet gömleğine karşı bir “direniş”tir bu. İşte,

son yıllarda kaybedilen en önemli haslet de budur. Bu hasletin kaybı,

Müslümanların dünya genelindeki perişan ve teslim olmuş halini açıklayabilir

belki.

Gücün ve paranın ışıltılı cazibesi, ne bir ideal bıraktı, ne

bir dava, ne de zalime karşı direnme isteği insanlarda. Oturup ağlamamız

gereken konu budur öncelikle. Müslümanların birlik olamamaları normal değil

midir bu teslimiyet koşullarında

Teslimiyet ve “güçlü zalim”den yana olmanın kanlı canlı

örneğini, Mali’deki Fransız işgaline asker göndererek apaçık yardım eden “eski

sömürgelere” bakarak görebilmek mümkün. Taş çatlasın 50 sene öncesine kadar

resmi boyunduruğu altında bulundukları sömürgecinin ne oldu da tekrar emrine

giriverdi bu bağımsız (!) ülkeler Müslümanların en büyük sorunu zihniyet

sorunudur, teslim olmuşluk, “güçlü zalim”e karşı her alanda yenilmişlik ve bir

şeyleri değiştirebileceğine inanmamazlık sorunudur bu. Davanın, idealin,

hayallerin olmadığı yerde bu kof ve ucuz gerçekçilik (ki menfaatlerle örülü bir

gerçekçiliktir bu) zihinleri teslim alır ve alıyor.

Türkiye’nin Patriotlar konusundaki tavrı çok mu farklıdır

sanki Fransız işgaline direnen Sütçü İmam’ın torunları, topraklarına (NATO toprağı

olarak vasıflandırılıyor artık) yerleştirilen Patriotlara karşı “çıt” bile

çıkarmıyor, gelen Alman askerlerini “barış kelebeği” olarak görüyorlar.

Zihinlerin işgali de böyle başlar zaten. Kutsal sayılanlar giderek sıradanlaşır

ve “vatan” kavramı gibi kavramlar para etmediklerinden olsa gerek giderek

değersizleşmeye başlar.

Güçle ve parayla hemhal olduktan sonra “dünyanın

gerçeklerini” (!) gören Müslümanları, sisteme entegre olmaya, küresel

hakimlerin çizdiğinin dışına çıkmamaya ikna ettiler veya zorladılar. Önceleri

bir dava, bir ideal için her türlü zorluğu, imkansızlığı göze alan ve bütün

bunlara karşın “direnen” Müslümanlar, gözlerinin (güç ve parayla birlikte)

açılmasıyla “gerçekçi” bakmaya başladılar, “hayallerin” peşinde koşmayı

bıraktılar. “Hayalleri ve idealleri” yerine “dünyanın gerçeklerine” rotayı

kırmaları, emperyalizme ve kapitalizme, yani zulme, sömürüye, haksızlığa karşı

gelmemeyi ve mümkünse bütün bunlara sebep olan küresel egemenlerle iyi

geçinmeyi öğretti.

Tüm dünyadaki Müslümanlar olarak bittiğimiz gün o gündür

işte; inandığımız uğruna mücadele etmeyi ve direnmeyi bıraktığımız gün…