Pasajlar 6

Abone Ol

17-Tut elimden

“Ağlama karanfil, / Beni de ağlatma, sil gözyaşlarını, / Yeşerecek sevdan kutlu doğumlarla, 7 Körpe dudaklarla. / Aldırma söylenen o sözlere, / Sen dağıt etrafa mis kokunu, / Umudu, sevgiyi, özlemlerini / Ve hasretleri. / Susadım karanfil, / Çöllerde kavrulan kurumuş toprak gibi, (…)”

Gecenin bir yarısı telefonuma düşen bu ezgiyi uzun zaman olmuş dinlememiştim. Elbette her sesin, her rengin, her objenin çağrışım dünyamızda bir karşılığı oluyor. Bir şeyler çarpıyor gözümüze, bir şeyler işitiyor ve bir yerlere gidiyoruz. Geriye giderken bir şekilde geride kalan şeyler salt oldukları hâl ile değil bizim zihnimizin artık hatırlamak istediği biçimiyle var oluyor. Bir şekilde geçmişi yeniden icat ediyoruz. Tıpkı tarihi yeniden yapmak gibi... Ben de zihnimdeki o yontulmuş sokaklardan geçip en yalın hali ile karşılaşıyorum hatıraların ve geri dönüyorum hızlıca. Çünkü o kadar saf ve o kadar masum ki her şey. Haliyle insan o temizlikten ürküyor.

Bir şarkıda, “Biz büyüdük kirlendi dünya” diyordu. Hiçbir şeyin güzelliği kalmadı. Tanıdığımız, bildiğimiz ne varsa hepsi şimdi o kadar yabancı ki, bir yabancı şarkıdan daha yabancı geliyor. Uzun zamandır kendi isteğim ile böyle ezgi filan dinlediğimi maruz kaldığım birkaç zaman dışında hatırlamıyorum. Bunda ne söyleyenler için söyledikleri sözlerin bir karşılığı var ne de dinleyenler için. Zaten her yer de bangır bangır müzikler çalıyor ve artık hep beraber mest olunuyor. Hayatın bu noktada yaptığı jeste “umudu, sevgiyi” kim eksin ki zaten, “yeşermiş” her şey, yeşereceği kadar. Bunlar sadece birkaç melankoliğin ağzında alışkanlık ya da geçmişe duyulan özlemin git-gelleri olmalı.

Uyku ardından radyodan yükselen şarkının ritmi ile uyanıyorum. Frank Sinetra gürül gürül “Fly me to the moon”u söylüyor. “Uçur beni aya / ve yıldızların arasında oynamama izin ver” diyor. Açığa çıkan şey sanki çocukluk hayali gibi,  gençlik umudu ve enerjisi gibi bir şey oluyor. Bir mısra beni oldukça kendine doğru çekiyor. ”Fly my heart with song” / “kalbimi şarkıyla doldur” diyor. Evden çıkıyorum, aklımda şarkının sözleri kalmıyor ama ben kendimce hatırladığım kadarı ile dönüştürüyorum. Dua gibi dilimde dönüp duruyor: “Tut elimden / beni bana bırakma / kalbimi seninle doldur ve adımlarıma kuvvet ver / hakikatin ırmağından nasibimi kesme ve kalbimi sevginle doldur.” Hayatın koyduğu her türlü mesafeye rağmen ılık bir coşku içimi kaplıyor. Maskenin ardından tebessüm düşüyor payıma. Ellerimde başka bir kudret var ekmeği bir başka bölüyor, dumanı değil ama alın teri buhar olup uçuyor. Tut elimden…

18-İçimize Doğru Yürüyebilmek

Neden içimize doğru değil de sürekli dışımıza doğru yaşıyoruz? Bu sorunun cevabı gündelik hayatta çok açık bir yerde duruyor. Bu sorunun gerekliliği ‘Baba Filmleri’nin ünlü yönetmeni Francis Ford Coppola’nın, ‘Marrekech International Film Festivali’nde yaptığı konuşma’nın yıllar sonra populer olması ve yankıları ile açığa çıkmıştır. Video hemen hemen herkesin malumudur. İşte bu konuşmanın tam beş yıl sonra meydana çıkması ve etkisi bu soruyu sormaya sebep oluyor. En azından 5-6 farklı gruptan gelen video ve paylaşım biçimi beni biraz kaygılandırıyor. Çünkü bu tarz paylaşımların bir amacı olmalı ancak pek bir şey göremedim. Bütün sosyal medya mecralarında paylaşılan bu görüntülerin algılanış biçimi de gösteriyor ki içine doğru değil ama daha çok dışına doğru olmuş.

Coppla’nın bu konuşması kendi anlam arayışının bir parçası ve bunu kendini anlamlı kılan bir yerde, bir platformda paylaşıyor. Oysa onun yeniden açığa çıktığı noktada bu duruma büyük anlamalar yükleyenler için pek bir şey ifade etmiyor. Muhatap arıyor ve kendinin dışında olan herkesi buna muhatap kılmaya çalışıyor. Hiçbir şekilde içinde bir kapı aralamıyor. Aralasa bu ifadelere yansır. Galiba bu hazır tüketme hali işimize geliyor. Kimsenin kendine doğru hiçbir şeyi yontmadığı sahipsiz düşünceler olarak yerini alıyor. Hayatımızı başkalarına sürekli bir şeyler, anlatarak, göstererek, ima ederek ve tavsiye ederek geçiriyoruz. Ama hiç dinlemiyoruz ve “Hiç ibret almazlar”ın tam karşılığını yaşıyoruz. Dinlemeye anlamaya değil, sürekli başkalarını beslemeye, bir hizaya çekmeye çalıyoruz. Elbette bu video kötü değil ancak hissemize düşürdüğümüz bir şey yok. Her şeyi açtık kendimizden başka herkese, her şeye ne sözler kaldı ne de başka bir şey… Herkes bir diğerinin hayatına müdahil ama kendine asla!

İç önemli olandır. Çünkü içini düzeltirsen her şey düzelir. Sözü alabilirsen belki idrakin gelişir. İçini tertiplemek dışını güzelleştirmektir. Elbette birinin anlam arayışı kıymetlidir ve burada itiraz ettiğim şey o kişiyi heyecanlandıran, kavrayışını güçlendiren “kelam”dan çok ondan etkilenen kişinin kimliği, meşhurluğuna odaklanılmasınadır. Yoksa her gözünün değdiği şey bir ayet yeter ki okumayı, anlamayı öğrenelim.

19- Bitpazarından Hikâyeye: Kazım’ın Hikâyesi

Bitpazarı çocukluğumda yarım yamalak hatırladığım yerlerden biridir. Kuşbazları, ikinci el eşyacıları ve o yoğunluğu zihnimde taze duruyor her nedense… Erzurum’daki bu pazarın halen bir işlevi var mı bilmem ama zihnimde bir film karesi olarak durur. İstanbul’da Samandıra’da kurulan ve adına “sosyete pazarı” ise Anadolu’dan gelen yurt öğrencilerinin önemli uğrak mekânlarından olduğundan ilkin merak ile onlara iştirak ederek gittiğim, ilginç kitaplar, albümler, artık örneği kalmamış eşyaları uzun uzun inceleyip kitap ve fotoğraf albümleri aldığımız sonrada her bir fotoğraf karesi için bir hikâye kurduğumuz hem bir çeşit burukluk hem de ortaya çıkan yorumlamalardan mutlu olduğumuz bir yer olarak bit pazarı hep hafızama yer etmiştir.

İkinci bilinç düzeyinde uğrak yerlerimin başında ise itfaiye meydanı olarak bilinen Ankara bitpazarıdır. Ankara’da yalnız kalmak ve düşünmek için gittiğim sonra daktilo merakı yüzünden en azından ayda bir uğrak yerimiz olmuştu. Bütün bu hatırlamalara neden olan şey ise akademisyen Dilek Kaya hanımefendinim, belgesel filmine denk gelişimdir. Dilek Hanım da kendini dinlemek için müdavimi olduğu bitpazarından aldığı resimler ile Kazım’ın hayatına doğru sürüklenen hikâyesinin belgeselleştirerek o çocuğun hayatına dair izleri belirginleştirmiş. 19 yaşında hayata gözlerini kapatmış gencecik bir adamın hikâyesini tamamlama mottosu ile çekilen film birçok şeyi yeniden düşündürüyor. Geçen zamanın izini sürdüren bu bitpazarından çıkarak hem Kazım’ın hikâyesine ulaşabiliyor insan hem de kendi hikâyesi ile yüzleşebiliyor. Hoşça bakın zatınıza…