Pasajlar-5

Abone Ol

14-Film mi Oynatıyoruz Burada?

Sevgili İshak Koç’un Sinema yazıları, Yenidevir Yayınları vasıtası ile kitap olup, geldi karşımızda durdu. Yazıların hemen hemen hepsini okumuş olmama rağmen bir bütün içerisinde görmek oldukça mutlu etti beni. Hele bir de kitabın elime geçiş sürecindeki serüvenini de hesaba katarsak, okuması hem bir o kadar kıymetli hem de hüzünlü oldu. İlk okumaya başladığımda kitabın neredeyse üçte ikisini bitirince kitabı bir oturuşta bitirmekten korktuğum için hemen durdum ve arasına bir kâğıt koyarak bir başka zaman okumaya karar verdim. Kitabın altı aylık yolculuğunu, uğradığı şehirleri ve gördüğü insanları düşününce başlıktaki ifade gözüme çarpıp halen daha tebessümüme neden oluyor.

İşin şahsi boyutu bir yana, İshak’ın güçlü kalemi ve o çarpıcı zihni yapısını kitabın bütün satırları boyunca takip edebiliyorsunuz. Belki izlediğiniz birçok filmi bir başka boyutu ile okurunu yeniden izlemeye ve sinema üzerine düşünmeye sevk ediyor. Sinemasal görüntü ve onun gerçekliği üzerine yaptığı denemeler hayatın iz düşümlerine dair kesitler sunuyor. Bazen sertçe bir noktaya çarpıp oradan döndürecek keskinlikte analizlerle karşı karşıya kalabiliyor ve perdenin söylemediklerine, söyleyemediklerine karşı muhatabını kayıtsız bırakmıyor. Son tahlilde ben hep dönüp dolaşıp Alfredo ve Toto’nun hikâyesine dönüyorum. Bütün toplumsal ve sosyal değişimler ile birlikte filmlerde duygularda sürekli değişiyor. Analizler her yerde her gün her an bizi esir alıyor ama hiçbiri 99 gün bekledikten sonra giden askerin neden gittiğini sorgulatmıyor. Elbet bir cevabı vardır ama insan her halükârda sormadan edemiyor: “Neden sona yaklaşmışken insan ardına bakmadan gider?” İşte hikâyenin temel sorusu burada yatıyor. Hikâye için kitaba müracaat edebilirsiniz. Salt sinemasal bir yorum değil, yoğrulmuş ve imbikten geçirilmiş bir esere temas etmek için gecikmeyin. İyi ki iyiler var.

15-Dut Ağacı

Bir ağaç bu kadar belirleyici olabilir mi insanın hayatında? Demek ki oluyormuş. Dut ağacı ile bütün hayatım boyunca yolum bir şekilde kesişti. Sadece Ankara’da yaşarken oturduğum muhitte kaldırımları kirleten yapış yapış bir çöp muamelesi görmesi haricinde dutun bende etkisi hep olumlu olmuştur. Dut bir yandan da hüzün verir hep bana. Yine dut üzerine düşünürken Ruhi amcanın da vefat etmiş olduğunu işittim. Hem de aylar olmuş. Allah rahmet etsin. Ölüm haberlerinin oldukça yoğun olduğu ve ölümün kendinden bu kadar bahsettirdiği bir zamanda önden gidenleri hatırlamak daha kıymetli değil mi? Onun vefat haberini alınca seni hatırladım Hasan’ım. Kaç yıl oldu gideli saymadım. Ama bir şekilde hüznün hep şurama gelip oturdu. Seni hatırlayınca gülüşünü, dut ağacının altında yaz akşamları oturmalarımızı, çaylarımızı ve en çok senin ümitli pırıl pırıl gülüşünü hatırlıyorum. Bitmeyen enerjini ve o almayı umduğun minibüsü anlatışını, heyecanlanışını ve coşkunu hatırlıyorum. Kafamda bir minibüs imajı şekilleniyor ama hikâyesi bir şekilde buruklaşıyor.

Bak Ruhi amca da göçmüş bu dünyadan… İnce, nazik ve latif bir güzelliği daha uğurlamışız. Şimdi ne dut ağacının altında serinlemek ne de zamanın akrep ve yelkovanlarının arasından sıyrılan o inceliği görebilmek mümkün değil. Hatıralar zihnin bir köşesinde her bir çağrışımla birlikte kıyıya vuran balık misali gelip vuruyor. Hayat bu! Vakti gelen gidiyor ama kalanlar için hatıralar, hatırlatmalar devam ediyor. Daha yazamadım dut ağacını, bak elimde iki satırdan başka bir şey yok Hasan’ım. Kaç yıl geçmiş sana anlattığımın üzerinden. Hele bir de şimdi dünyanın bir ucunda, insanın kendi tenhasına en çok maruz kaldığı bir yerde dut pekmezi şişesine bakınca önce sen ardından da Ruhi amca ve birçok tarifsiz duygu, düşünce gelip başucumda duruyor. Öksürüklere, gurbet yalnızlığına ve geceye vuran hüzne, Hızır gibi gözyaşlarına yetiştirdiğin dut pekmezi şerbetini ve o şifa veren dostluğu hatırladıkça seni hayırla yâd etmemek olmaz değil mi? Şimdi ben, yıldızlı bir akşam senin semaverinin fokurtusunu ve gülen gözlerinin içini onlardan dökülen hatıralar ile dut ağacının altındaki bankta oturuyorum. Bütün gidenlere rahmet olsun…

16-Fırsat Avcıları

Hiçbir zaman fırsatları kaçırmazlar onlar. Ne vakit olursa olsun onlar her şeyi kendi meşreplerine göre anlamaya, dönüştürmeye memur gibi hissederler kendilerini. Özellikle her şeyin tepe aşağı gittiği insanların ürktüğü zamanlarda onlar piyasayı boş bırakmazlar. Hemen meydana çıkar ve gönülleri ruhları kirletir ve ön almak isterler. Bunlar çoğu zaman popülerliğe de ulaşırlar, bunu devam ettirmek için de insanların değer dünyasını tahrip ederler. İki dakika dursalar yerlerinde her şey normale dönecek ama hiçbir zaman işlerin yakasını bırakmazlar. Bir şeylerin iyi olmasını istemezler. Hele bugünlerde ekranlarda, sosyal mecralarda çok sık karşılaşırsınız onlarla. Onlar ya kışkırtıcı sözler ya da tevil edici işlevler üstlenirler. Hamaseti sonun kadar körüklerler. İşte onlara karşı uyanık olmak gerekir. Faydasız ve akılsız işleri allayıp pullamada üstlerine yoktur. Onlar için her şey sanki mubahtır. Bu salgın günlerinde insanları ürkütmek noktasında oldukça mahirdirler. Bunlara atfedilen birtakım unvanları geriye dönüp silah olarak kullanırlar. Dilleri acı, gönülleri çoraktır.  Oysa hayat çok zengindir.

Bu zenginliği görmek gerekiyor. Hele insanın kendine bu kadar yakınlaştığı bu zaruret günlerinde söylenceleri azaltıp tüm söz ebelerini hangi renkten olursa olsun ebelikleri ile baş başa bırakmak akıl ve ruh sağlığı için en faydalı iş olacaktır. Sadece ekranların değil, eldeki telefon ekranlarının da fişini çekersek o zaman bu fırsat avcılarına usulünce güle güle demiş oluruz. İçimizi dinlemeye ve tenhamızla yüzleşmeye açılan bu fırsatı değerlendirelim. İnşallah bu süreci herkes sağlıklı bir şekilde atlatır. Allah yar ve yardımcımız olsun. Hoşça bakın zatınıza…