Parmaklıklar ardındakilere

Abone Ol

Köşkün camlarının ardındaki pencere demiriyle hapishane parmaklıkları aynı maddeden yapılır ve aynı görevi yapar.

Köşkteki pencere demiri dışardan içeri girmeyi engeller, hapishanedeki içerden dışarı çıkmayı engeller.

Aslında ikisi de hem girmeyi hem çıkmayı engeller ama köşktekinin kapısı açık olduğundan biz böyle algılıyoruz.

Allah ikisinde de yatanları kurtarsın.

Kurunun yanında yanan yaşları daha fazla kurtarsın.

İnsanı dışarı çıkarmayan şey yalnız o demirler değil.

Kişinin yaptıkları ettikleri de insan içine çıkmayı engeller.

İnsanlar onu afvetseler de o afvedilmediğini zanneder.

1981 yılından beri İstanbul’dayım.

İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini ve ilçelerinin yarıdan fazlasını az-çok bildiğimi zannederim.

Haftada bir Beyoğlu, Kadıköy, Sultanahmet, Bakırköy meydanlarından birinin en kalabalık yerlerini uzunca izlerim.

İnsanların duruşu, yürüyüşü, yürürken yüz hatları, ilanlar, reklamlar, vitrinler dikkatimi çeker.

31 yıllık zaman içinde İstanbul’un herhangi bir yerinde her makamın zirvesine çıkmış bir insanı görmek mümkin olmadı.

Görev başında olanlar da sisli camlar ardından baktıklarından onlar bizi herhâlde buğuzlu görür, biz onları göremeyiz.

Mafya babaları da görülmezler bu meydanlarda.

Herhalde hepsinin çekindikleri bir şeyler var.

Irak’ı Mısır’ı, Suriye’yi, Kudüs’ü fetheden Hazreti Ömer’le görüşmek için gelen Rum elçileri Medine’ye geldiklerinde şehirde en yüksek başkanlık köşkünü ararlar.

Halbuki Ömer’in sarayı gönlünde idi.

Onu hurma bahçesinde, kum üzerinde, kolonu yastık yapmış, hurmanın gölgesinde uyur buldular da heybetinden korktular.

Gelen elçiler, siyaseti en iyi bilen Roma imparatorluğunun elçileri idiler.

Korumasız yatmak, büyük bir siyasetin sonucu olduğunu biliyorlardı.

İçinde bin türlü korku taşıyanın korkusu korumasından olur.

“Komşu malını çalan gece kullanır” diye bir atasözümüz vardır.

İnsanların malını çalanlar da insan içine çıkamaz.

İnsanların onuruyla oynayanlar, adam yerine koymayanlar, “Gel” deyince getirip “Git” deyince götürenler ya sarayların demir pencerelerinin gerisinden ya da hapishanenin demir parmaklıklarının ardından bakmak durumunda kalırlar.

Omuzlarında taşındıkları insanların ayakları altında ezilmek çok kötü.

Alkışlar arasında yürürken sessizliğin senfonisini dinleyerek aklı oynatmak da çok kötü.

Alınan canlar, emilen kanların ciğerlerde kan çıbanlarına dönüşmesi daha da kötü.

Sevgili peygamberimiz: “Can bedenden çıkmadıkça Allah kulunun tevbesini kabul eder” buyurmuş. (Tirmizi, Sünen, K. Daavat, bab, fazlittevbe)

Şimdi tevbe zamanı.

Tevbe, günahın cinsinden olur.

Canını aldığınız her yiğit için bin genç yetiştirmek için yatırım yapınız.

Mağdur ettiklerinizi mamur etmek için çalışınız.

Yürek yangınları çıkarttığınız yerlerde pişmanlık rüzgarları estiriniz ki biraz yüreklere serinlik gelsin.

Hizmet ettiğiniz dış güçleri açık dille bu milletin çocuklarına anlatınız ki size bile ihanet eden ve vatanımızda gözü olanları bilsinler de ona göre tedbir alsınlar.

Elli yıllık zaman içinde İslam dinine verdiğiniz zararlar için de Allah’a tevbe edin, af talebinde bulunun ve kazandıklarınızı son kuruşuna kadar Allah’ın dininin öğretilmesi, yaşanması ve yayılması yolunda harcayınız.