Özgürlükten işbirlikçiliği anlayanlar

Abone Ol

Basın özgürlüğümüz, yaşadığımız her olayı, terör bombası, suikast gibi, tartışırken illa ucundan, kıyısından konuşmalarımıza ve yazılarımıza sokuşturulacak bir dolgu oldu. 

Bir rejimin demokratik mi, otoriter mi olduğunu basının kısıtlamalarına bakarak hemen anlayan yönetmenlerin elindeki kartel medyasına bizim de bir diyeceğimiz olmalı. Sıfatımız okuyucu, gazetelerini okumaya tahammül eden bu ülkenin insanları olsa da sadece.

Rus Büyükelçisi öldürülürken muhabirleri orada imiş. Bu açıklamanın ne manaya geleceğini bilen yönetmen kılıf hazırlığında.

“Gazetecilik hız işidir. Herkesin gözü önünde cereyan eden bu saldırıyı yayınlayan ilk internet sitesi olduk. Dünyaya ilk görüntüleri biz verdik.”

Övünme yüklü bu itiraflar, kartel medyasının bu ülkeye bakışını ve verdiği değeri de göstermektedir.

Malzeme peşinde idik. Malzemeyi bulduk. Malzemeyi pazarladık. Dese idi o gazete yöneticisi, bir eksik yan mı bırakmış olacaktı? Hayır!

Sergiyi izleyen elemanları ve sergi merakları dolayısıyla orada bulunanlar, bir tepki ortaya koyamazlar mı idiler? Tek tek sorgulanmalıdırlar.

Kartelin elemanının “hız”lı davranıp, Yeşilçam yönetmeni gibi film çekimine başlaması, suikastçıya bir moral vermiş, bir esas oğlan tavrı göstermeye yöneltmiş olamaz mı? Poz vermesi, hareketlerini ayarlaması, eline şekil düşünmesi, yan dönmesi o katilin, “muhabirler”i olmadığında da olur mu idi?

Karakollardan ve emniyet müdürlüklerinden çıkan her katil zanlısına kameralar eşliğinde mikrofon uzattırıp “Pişman mısınız?” diye sorduran kartelciler, gazetecilik yaptıklarını mı sanıyordular?  “İyi çekin, yakışıklı çıkayım” diyerek dalga geçen o zanlılar, aslında onlara gazetecilik ödülü vermiş oluyordu ama..

“Haber kısa zamanda 1 milyondan fazla insan tarafından okundu” savunmalarından önce kartel gazetesi yöneticisine şu soruyu sormamız gerek. Büyükelçi Karlov’un bir suikasta kurban gittiğini duyurmak için kurşunlara hedef yapıldığı anlar, düştüğü an ve yerde uzanıp kalmasının görüntülerini yaymak neden şart olsun. Yoksa inandırıcılığınız mı çok zayıfladı? Ya da sizler, bu ülkedeki her olayın basın rantı bizimdir, diye mi düşünüyorsunuz.

Haberi takip eden bir gazete yöneticisine mi kalmıştır, ne kadar sürede, ne kadar izlendiklerini bilmek ve bunun gelirini hesap etmek. Muhasebeciniz yok mu? 

Başbakanlık habere erişimi sınırlamış, kartel gazetesinin sitesine bakanlar azalmış. Nerde bu ülkede basın özgürlüğü.

Senin ülkene emanet edilen bir insan katledilmiş. Orda olan muhabirinin bir tepkisi yok. Sen, kime ne kadar koydu bu cinayet araştırması yapacağına, hükümetin bu tavrı bize çok koydu, diyorsun. Devletini, bir suikastçıyı engelleyememekle peşin peşin suçluyorsun.

Hangi suikast yapılırsa, 1 milyondan çok daha fazla, mesela 5 milyon takipçiye ulaşacaksınız sorusuna da cevap vermeli kartel gazetesinin yöneticisi.

Basın özgürlükleri bunların, ne zamanlar çok iyi vardı? Sorusuna cevabı, onlar adına biz veririz. Çok yakın tarih 15 Temmuz’da köprüden atılmak istendiğini idda ettikleri muhabirleri olayı sonralara kalsın. Biz daha eskilerden misallendirelim.

Sizin gazetenizin birinci sayfasına kocaman basılmıştı bir cinayete kurban giden iki kızın belden aşağılarını ayrıntılarına kadar gösteren fotoğrafları. Kimileri demiştiki: Düşen tirajlarını böylece kurtardılar. Selefin yönetmen ise ertesi günlerde yapmasaydık olurdu, gibi bir özürle geçiştirimişti, en özgür olduğunuz o basın gününü. Kimse hesap sormadı.

Bir bakan öldü trafik kazasında. Eksik vergi vermekle suçladığında sizi, hani bir yıl önce tesbit edip arşivlediğiniz “aşk” resimlerini yayınlamıştınız. İşte o bakanın resmini, trafik kazasında ölmüş bir bakanın baş resmini hiç gölgelemeden birinci sayfanıza basmıştınız, hatırladınız mı? Bu ne kin, demişti olaydan bir şeyler sezen insanlarımız. Halbuki siz, basın özgürlüğünüzü (!) kullanıyordunuz. 

28 Şubat’larda kullandığınız gibi..

Seçimle gelmiş meşru bir hükumete karşı Fetullah’la işbirliği yaparak “Gitsinler, gitsinler” eylemiyle ülkeyi ihtilale sürüklemenizin hesabını sormayanları, bugün ikide bir basın özgürlüğü diyerek taşlamanızın sebeplerini biz biliyoruz!

O gün, “Şimdi sıra silahsız kuvvetlerde” diyerek çağırdıklarınız, bugün silahlarıyla karşımızdalar ve terör estirmekteler, suikastlar yapmaktalar, kartel gazetelerinden basın özgürlüğü yazılarıyla destekli..

Biz bunları da unutmuyoruz!

CAN  ALANIN  CANI  MIDIR  KORUNMAK  İSTENEN!

Rus Büyükelçisi Andrey Karlov’a suikast dolayısıyla konuşan Kılıçdaroğlu’nun medyaya yansıyan “Katil niye canlı yakalanmadı?” soru cümlesi önemlidir!

Kılıçdaroğlu niye böyle söyledi? Teknik bir bilgi almak için mi? Görevi öyle yapanları, sorgulamak için mi? Yoksa bir şeylerin saklandığı şüphesi yaymak için mi?

Terör olaylarının, suikastların uzmanı mıdırki, sıcağı sıcığına böyle konuştu? Bir Anamuhalefet Partisi’nin Başkanı “Niye”nin cevabını nerden alacağını bilmez mi?

Hayalinde ülke yönetmek olsa idi, gün gelir benim emrim altında çalışırlar diye düşünebileceği “Emniyet”e sorar, alacağı cevap tatmin etmezse ve bir eksiklik hissederse bunu dillendirebilir, Meclis’e getirebilirdi.

Üçüncü ihtimali, yani Karlov suikastıyla ilgili saklanan birşeyler var şüphesini en basit deyimle söylersek çağrıştırmak, akıllara düşürmek Kılıçdaroğlu ve partisine kazandırmayacağına göre, konumunu paralelleştiren ve güçleştiren konuşma yazarlarına dikkat etmelidir. Onların yazdıklarını millete okumadan önce biraz düşünmesi belki birkaç dakika kaybettirir ama, milletine, devletine kaybettirmez. Hem o da umut bağlayanlarını kaybetmemiş olur.

***

“Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin,

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten!”

Namık Kemal’in ünlü Hürriyet kasidesinin bu beytini ezberlemeyen, ezberlemeye çalışmayan bir talebe olmamıştır lise sıralarında, dersek, gerçeğe yakın bir bilgiyi paylaşmış oluruz.

Cesaret, kahramanlık, yiğitlik manalarındaki Namık Kemal’in bu Kaside-i Besalet’ini, sayın Cumhurbaşkanı’mızın son konuşmasını dinlerken bir daha hatırladım.

Bir ilgi kurmak iddiasında değilim ama, o konuşmayı yazan danışmanları ve bizzat kendisi Hürriyet kasidesi etkisinde gibi duruyorlar. Ben böyle hissediyorum.

Lakin sayın Cumhurbaşkanı’mızın “İstediğiniz kadar terör estirin, istediğiniz kadar alçakları bir araya getirin.. Bizi bölemeyeceksiniz, parçalayamayacaksınız..” hitabını sürdürmesini, tekrar etmesini hiç istemiyorum. Onlar lehine bir temenni de içeriyor gibi geliyor; cesaretimizi, kahramanlığımızı, yiğitliğimizi üstüne basa basa haykırmamıza rağmen..

Terör estiremesinler, alçakları bir araya getiremesinler.. Bulundukları yerde elleri, ayakları kurusun. Bize bulaşmayı düşünseler bile,  yönelecek güçleri, kuvvetleri, takatları olmasın.. (Amin)

Zira bizim, Türkiye olarak tartışılmak istenen o ihtimallerle anılmak gibi bir problemimiz hiç olmadı, olmayacak..

Konuşma yazarlarını düşününce, bunları yazmak geldi içimden. Fırsat bulduklarında ve her göründükleri tv ekranlarında kendilerini “Ben sayın Cumhurbaşkanı’mızın konuşma metinlerini yazmıştım, yazanlardan biriydim” diye tanıtan milletvekili sıfatlı insanların hafif kilolarda olduklarını görmemiz de gerçi etkili oldu bunları dememize. Yoksa ben de onları, söz yazarı Aysel Gürel’den biraz farklı görürürüm yani..

IŞIK’A SAYGI, AŞIK’A SAYGI

“Emin Işık’a saygı” gecesinden tutabildiklerimi paylaşmak istiyorum bugün.

“Eskader” düzenlemişti, Ali Emiri Kültür Merkezi’nde. Uğur Canbolat’ın sunuculuğunu ve yöneticiliğini yaptığı gecenin giriş konuşmalarından geldi en ağır cümlesi, kulaklarımıza.

“Emin Işık, Mevlana’nın 20. Yüzyıldaki tilmizidir.” Tesbit Fethi Gemuhluoğlu’nun. Ravi ise Metin Eriş. Oturuma davetinin yarım ağızla olmadığını bir Emin Işık fıkrasıyla süslemesi de güzeldi.

Emin Işık fıkralarıyla anılan bir hocadır. Anlatıcılar, nedendir bilmem, bu özelliğini vurguladılar ama, kendilerinde iz bırakan fıkralardan bize de aktarmak ihtiyacı hissetmediler. Amir Ateş’in anlattığı Boğaz’daki Kani Karaca’lı espriyi de alkış gürültüsünde ben kaçırdım. Ses düzeninin de iyi olmadığını söyleyeyim bu arada.

Komşu komşuyu davet etmiş. Fakat davetçinin iştahsız olduğu bir zaman olmalı ki, oğlunu, git oğlum, komşumuzu yarım ağızla davet et, diye tenbihleyerek göndermiş. Çocukcağız ağzının yarısını kapatarak iletince babasının davetini, komşu meraklanmış. Hayrola demiş, ağzında bir yara filan mı var? Yok amca demiş çocuk. Babam yarım ağızla söyle dedi de, ondan kapattım.

Nurettin Topcu’nun “Gönül dostu”nu anlatırken Emin Eriş, aldığı davetin kaviliğini böyle vurgulamıştı. İmam Hatip lisesi öğretmenlikleri yıllarından başlayan bir dostluk, ki meslekleri de öğretmenlik olunca, bize ders veriyorlar gibi anlatılmasını isterdim ama..

Emin Işık Hoca’nın İslam Enstitüsü’nden (ilahiyat Fakültesi’nden) arkadaşı Prof. Dr. Mustafa Tahralı da (bence) akademik bir konuşma tercih edince..

Sırada Sadık Yalsızuçanlar vardı. Onun da önünde Emin Işık kitapları, sayfaları kağıtlarla işaretli..

Neden kitapların adını saydıktan sonra mesela birini her yönüyle anlatmadı, dikkatlerimize sunmadı bilmem. Şu kitabının şurasında şunları yazmış, bu kitabının burasında bunları, diyerek okuyup gitmek yetmedi efendim. Yani bence..

Söz Emin Işık’a geldiğinde.. O anlattı kendini..

“Ben kendine, kendi kaabiliyetlerine ihanet etmiş bir adamım!

İyi bir şair olabilirdim. Şiiri terkettim. İyi bir alim olabilirdim, Hamidullah gibi.. İyi bir yazar olabilirdim, iyi bir musikişinas olabilirdim, onları terk ettim, kaabiliyetlerime ihanet ettim!”

Emin Işık saygıyı hak ediyordu. Gece, gayesine vasıl olmuştu. Sonra, Nimet Abla Camii vaizliği günlerini yaşattı.

“Menemen davası sırasında Abdulhakim Efendi’yi de alırlar. İstiklal Mahkemesi reisi sorar.

Sana şeyh diyorlar. Sen şeyh misin?

Abdulhakim Efendi derki: Ben senin bildiği şeyhlerden değilim. Benim bildiğim şeyhler sözkonusu olursa, onları hesaba katarsak, ben onların ayağının tozu bile olamam!”

Dersi devam ediyor Emin Işık Hoca’nın. Kul olmak gerek. Adam gelmiş. (….) Hazretlerinin yanına. Allah’ın varlığını kati delillerle ispat ediyorum. İsterseniz size de ispat edeyim, demiş.

Cevabı şöyle o kutlu insanın. Sen birşey ispat etmek istiyorsan, kulluğunu ispat et. İşte, ben de bu dertteyim. Kulluğumun farkında olmaya çalışıyorum.”

O geceden, Emin Işık’a saygı gecesinden bunlar kalmış bende. Fatih Camiinin Türbe kapısının oralarda, Mevlüt Özcan Hoca ve İbrahim Balcı ile buluştuğumda, onlara da anlattım. Balcı, İslam Enstitüsü’nden hocası da olan Emin Işık hocanın kendini anlatmasından çok etkilenmişti. 

“O kaabiliyetlerimi terkettim itirafı bana da acı geldi. Dolayısıyla kaybeden biz olduk. Acaba diyorum, Necip Fazıl üstadımızı bizden birazcık az sevmesi midir ol sebep?”

İbrahim Balcı’nın kendi kendine mırıldanmalarından da duyabildiğim bunlardı. 

Benim şahitliğim bu kadar Hakim bey!

Sayfamız mizah sayfası. Emin Işık anlatımı isteriz, derseniz, onun hocasından duyduğu, bize de Nimet Abla’da duyurduğu bir olay var kalemimin ucunda.

Kurtuluş savaşı zamanları.. Hatay’ın bir köyünde yaşayan azınlık bir grup, o köyün müslümanlarının toplanma ve oturma yeri çardağı işgal ederler. Köyün erkekleri cephede. Kim itiraz edecek onlara. Köyün yaşı kemale ermiş imamı da dışarı çıkamamakta, camiye varamamakta. Ya çardağın ordan geçerken biri itelerse, sarık ve cübbenin yerde görüntüsü olmaz.

O köyün bir de hep alkollü gezen Ali’si vardır. Olayı duyduğunda gider çardağı basar. Gözleri çakmak çakmak, eli de bıçaklı.. “Keserim ulan sizi! Haddinizi bilin, defolun gidin!”

En çok sevinen imam efendidir. Olayı çocuk Emin Işık’a anlatırken, “Bu milletin alkol alanı da müslümandır” der.

Madem söz Ali’den açıldı. Şimdi buradan Konya’ya geçmezsek olmaz. Zira orada da bir Ali vardır ve bir de Tayyip ağa..

Sabah namazından hemen sonra dükkanını açan Tayyip Ağa güne hazırlanırken kapıda bir gölge belirir. “Bana bak Tayyip ağa”. Tanıdık biridir. “Buyur Ali’m” der Tayyip Ağa, ıssız sokağı gözleriyle kolaçan ederken.. “Buyur Ali’m!”

Ali’nin akşam oturduğu sofradan ancak kalktığı belli. Bir sorusu vardır cevabını aradığı. “Ben iyi adam mıyım, kötü adam mıyım?” Kolay gibi görünen zor sorulardandır bu soru. Üstelik sokakta daha hiç bir esnaf yokken.

“Ali’m” der Tayyip Ağa. “Aslan Ali’m.. Sana iyi adamsın desem, Allah’tan korkarım. Kötü adamsın desem, senden korkarım!”

Bunları da bilin Hakim bey!