Özgürlük ve ihtiyaç

Abone Ol

İnsana ilişkin birtakım meselelerin ve bunları anlatan

kavramların tanımı, açıklanması, yorum ve değerlendirilmesi kendiliğinden

güçlük taşırlar. Tanımından değerlendirilmelerine kadar sayısız örnekleriyle

karşılaşılır, ama bunlar bir dereceye kadar belli bir fikir vermekle birlikte,

yeni yeni meselelerin ortaya çıkmasına da yol açabilirler.

Bir açıdan bu tür meselelerin, mahiyeti gereği basit ya

da sade bir nitelik taşımakta oldukları söylenebilir. Bir başka ifadeyle

bedahat, yani tam açık-seçik, saf ve katışıksız nitelikte olmaları, dolayısıyla

başka tarz bir tanıma, açıklamaya ve değerlendirilmeye müsait değildirler.

Birbirinden farklı duyarlıklara, kavrayışlara, anlayış ve sezgilere konu

olsalar bile, daima bunlarla özdeşleştirilemeyen, bunlarla bitirilemeyen bir

öze sahip olarak öylece kalırlar. Özgürlük sorun ve kavramı bu tür meselelerin

başında geldiği gibi, ne kadar tanımlanırsa tanımlansın, ne kadar açıklanırsa

açıklansın ve ne kadar değerlendirilirse değerlendirilsin, bir yandan

açıklanırken yine de adeta bilinemezliği artar ya da genişler.

Öte yandan, genel ve soyut bağlamında böyle gözükmekle

birlikte, örneğimiz olan özgürlük, tıpkı bunun gibi bir mahiyet niteliğinde

olan hukukça maddi bir konu halinde ele alınıp tanımlanır. Aslında hukuk,

özgürlüğü, maddi konusu olarak belirleyip tanımlarken, kendi mahiyetini de

somut, zaman ve mekan sınırı içinde ifade etmeye çalışır. Bu ifade ediş belli

şartlar, dolayısıyla ihtiyaçlar ile sıkı bir ilişkiyi tezahür ettirir. Bu

anlamda, mahiyet olarak hukuku, belli şartlar ve ihtiyaçların somut tezahürünün

kurallaşmış hali olarak, kesin ve son biçimi olarak kavradığımız takdirde,

yetersiz, çoğu zaman da yanlış bir yargıya bel bağlamak kaçınılmaz olur.

Dolayısıyla bu yetersiz ve yanlış yargının konusu haline getirilen özgürlük

tanımı ve kavrayışı da aynı akıbetten kurtarılamaz.

Hele hukuku, belli bir sistem ve yöntem yolu izlenerek

meydana getirilmiş kanun (Anayasa da buna dahil) ile özdeşleştirdiğimiz

takdirde, özgürlüğün asıl ait olduğu varlık, yani insan ile ilişkisini

kopartırız, ama bunun ayırdına varabilmek bir hayli zorlaşır, hatta imkansızlaşır.

Kuşkusuz, özgürlük, asıl mahiyetini, başlı başına bir

olgu ve değer olan hukuk alanında tezahür ettirir, somutlaşarak dışlaştırır.

Ancak bu tezahür ve dışlaştırmada başka olguların ve değerlerin belirleyici

işlevlerinin, şöyle veya böyle sürece katıldığını hesaba katmak şarttır.

Sözgelimi özgürlük, mahiyetini tezahür ettirirken ahlak olgusunu ya da özünü

içerir. Sözgelimi kendin için yapılmasını istemediğin bir davranışı bir

başkası için de isteme şeklindeki ahlak ilkesi, bir kimsenin özgürlük sınırı,

diğer bir kimsenin özgürlüğüdür şeklindeki bireyin temel özgürlüğüyle yakından

ilişkili görülüp değerlendirilmelidir.

Genel olarak söylenirse, hukuk bakımından olduğu gibi,

özgürlük konusunda da tanımından değerlendirilmesine kadar, bunlar ile mantıklı

bir bağ kurulamayan bir anlayış, daha doğrusu algılayışın baskın egemenliği

altında bulunulduğu söylenebilir. Öncelikle de, özgürlüğün insandan yalıtılmış

bir algılayışla değerlendirilmeye çalışıldığı görülebilir. Özgürlükten yoksun

kılınmış bir kimse, insan olup olmama sorunun hem kendi içinde, hem de kendi

dışındaki dünya şartlarında yaşamak zorunda bırakılmış demektir. Böyle bir

varlığın birey olarak insan olabilme maddi ve manevi imkanına sahip olabilmesi

de bir hayli kuşkuludur. Ayrıca akıl, irade, duyu yetilerini kullanabilme şart

ve imkanı sınırlandırılmış, belki de imkansız hale getirilmiş olacağı için,

yazılı metinlerde sıralanmış birtakım özgürlüklerin ne anlama geldiğini,

hayatına ve ihtiyaçlarına neler kattığını belirlemesi de mümkün olamayacaktır.

Bütün bunlardan önce özgürlüğün bir ihtiyaç olduğunu asla kavrayamayacaktır.