Özgürlüğün Zemini: Güven ve Sorumluluk

Abone Ol

Siyasi düşüncenin en önemli tartışma başlıklarından biri özgürlük ile sorumluluk arasındaki dengedir. Siyasal organizasyonlar, mensuplarının özgürlüklerini koruyabildikleri kadar meşrudurlar. Elbette bunun sağlanabilmesi için insanların birbirlerine karşı sorumluluklarının bilincinde olması gerekir. Özgürlük ve sorumluluk arasındaki bu ilişki sağlanamazsa toplumsal yapı ya otoriterliğe meyleder ya da topluma kaos hâkim olur. Ne yazık ki, ülkemizde de bu dengenin sağlıklı bir şekilde kurulamadığını görüyoruz. Bunun en büyük sebebi derinleşen toplumsal ve siyasal kutuplaşmadır.

Kutuplaşmayı sadece farklı siyasi fikirlerin aralarındaki fikri zeminin katılaşması olarak değerlendiremeyiz. Üzerinde durulması gereken kısım toplumun farklı kesimlerinin birbirini anlamakta zorlanması, karşı tarafın taleplerini meşru görmemesi ve hatta bu talepleri bir tehdit olarak algılamasıdır. Böyle bir vasatta toplumsal hayatı kuşatan özgürlükten bahsedemeyiz. Çünkü her kesim kendi özgürlüğünü savunurken diğerlerinin özgürlük taleplerine mesafeli yaklaşır, hatta bu talepleri olumsuzlar. Kısaca özgürlük kutuplaşmanın kurbanı olurken, toplumsal güven de zedelenir.

Toplumsal güvensizlik, özgürlüğü anlamlı kılan sorumluluk bilincini de zayıflatır. Sonuçta özgürlük, eylemlerin toplumsal sonuçlarını dikkate almasını gerektirir. Özgürlüğün ahlaki temellerine ancak bu sorumluluk bilinciyle varabiliriz. Ancak kutuplaşmanın hâkim olduğu bir toplumsal yapıda sorumluluk kendi grubuna karşı duyulan bir duyguya dönüşürken, diğerlerine karşı ise duymama, görmeme ve bilmemeyle sonuçlanır. Bir kesim kendi görüşlerinin ifade edilebilmesini savunurken, başkalarının fikirlerini tehdit olarak algılaması, kendi yaşam tarzının özgürce yaşanmasını isterken başkalarının yaşam tarzını kamusal alanda görmek istememesi bu anlayışın yansımasıdır. Ülkemizdeki kutuplaşmanın en büyük bedeli burada yatmaktadır. Özgürlüğün kaybı ve güvensizliğin hâkim olması. Bu durumu, gücün kimin elinde olduğundan bağımsız olarak değerlendirmeliyiz.

Ülkemizin siyasi iletişim atmosferi de bu duruma çanak tutmaktadır. Kullanılan dilin amacı sözü güçlü kılmak değil, kendi tabanını konsolide etmektir. Bunun için de farklı siyasi zeminlerin tehdit olarak gösterilmesi gerekir. Bu tarz bir söylem ve yaklaşım kısa vadede seçim kazandırabilir, kitleleri yönlendirebilir ama uzun vadede toplumsal güveni zedeler. Özgürlükler bu yüzden tartışmaya açılır, sorumluluk bilinci bu yüzden herkesi kapsamaz. Çünkü özgürlükler sadece hukuk metinleriyle korunamaz, toplumsal güven ve sorumluluk bilinci özgürlüğün asıl teminatıdır. Birbirine güven duymayan kesimlerin birbirlerinin özgürlüklerine alan açması düşünülemez. O yüzden yapılması gereken en büyük iş toplumsal güveni inşa edecek siyasal bilincin inşa edilmesidir.

Bu bilinci ancak özgürlüğün zemininin genişletilmesinde ve sorumluluk duygusunun kapsayıcılığında inşa edebiliriz. Zeminin genişletilmesi derken sadece kendi kesimin alanının genişlemesinden bahsetmiyoruz; bu zemin başkalarının varlığıyla da anlam kazanmalıdır. Sorumluluk duygusunun kapsayıcılığı farklılıklarla birlikte yaşayabilme olgunluğunda kendini gösterir. Eğer özgürlüğü başkalarının özgürlüğünü tanıyan bir bilinçle, sorumluluğu ise bütün toplumu kuşatan bir vicdanla yeniden düşünebilirsek toplumsal güveni inşa edebiliriz. Böylece özgürlük herkesi kuşatan bir hak, sorumluluk ise bir yük değil birlikte yaşamayı mümkün kılan bir erdeme dönüşür.