Özgecanı Yaşarken Koruyamadık

Abone Ol

Bir toplumda insanların nasıl ve ne şekilde yaşadığı önemli bir göstergedir.

Yaşam düzeyi ve hayat standardı toplumların geleceği ile ilgili ipuçları da içerir.

Sözgelimi, insanların bir kısmı lüks ve sefahat içerisinde yüzerken diğer bir kısmı pazar artıklarıyla beslenmeye çalışıyorsa o toplumda işler yolunda gitmiyor, yani tehlike çanları çalıyor demektir.

Sadece iki farklı semtin (mesela İstanbul’un Gültepe semti ile Levent ya da Etiler semti) biriktirdikleri günlük ve haftalık çöp miktarı ve çeşitliliği bile sosyoekonomik anlamda çok şeyler ifade eder.

Bir tarafta yetiremeyenler diğer tarafta bitiremeyenler.

Ne kadar aynı inanç ve felsefeye sahip olduklarını iddia etseler de ‘yetiremeyenler’in dünyası ile ‘bitiremeyenler’in dünyası hiçbir zaman aynı olmayacaktır.

Toplumsal katmanların mutlu olup olmadıklarını tespit etmek öyle üç beş şehirde üç yüz beş yüz kişiyle konuşup anlaşılabilecek bir şey değildir.

Memleket insanının mutluluğunu ve mutsuzluğunu anlamak ancak onların arasında yaşayıp onlarla eşzamanlı aynı atmosferi solumakla mümkündür.

Tabi bu biraz da mutluluktan ne anladığınıza bağlıdır.

Rakamların dünyası hiçbir zaman vicdanların dünyasını yansıtmaya kâfi gelmez.

Öyle olsaydı şayet dört kişilik bir ailenin bir aylık mutfak masrafını ya da açlık sınırını vicdan terazisine yerleştirerek tartardınız.

İstatistik denilen şey vaka ve durumların künhüne inmez, acılarına dokunmaz ve mümkün mertebe sorumluluktan kaçar.

Hâlbuki yaşanan hayatın canlı yüzüne dokunduğunuz zaman size çok daha güvenilir ve sahici bilgileri verecektir.

İnanmazsanız yoksul mahallelerin fukara sofralarına oturun göreceksiniz.

Asgari ücretle karnını doyurmaya çalışıp bir de üç çocuğunu yüksekokulda okutan anne babaların o mütevekkil, onurlu duruşunu rakamların işaret ettiği yerlerde değil, ancak elinizle dokunduğunuz yerlerde göreceksiniz.

Yoksul toplumlarda ölümle hayat sınırının ne kadar geçişli olduğunu gazete sütunlarından, beylik laflardan, siyasi mesajlardan anlayamazsınız.

Bunun için toplumu en okunaklı yerlerinden okumak gerekiyor.

Göz önündeki hayatlar kadar gözden kaçırılmaya çalışılan ölümlere de dikkat kesilmek lazım.

Ölümlerin niteliği de yaşanan hayatın düzeyi kadar toplumu ele verir.

Geçtiğimiz günlerde Tarsus’ta bindiği minibüsün şoförü tarafından hunharca öldürülen üniversiteli Özgecan cinayeti hepimizin başını öne eğdirecek vahamette bir cinayettir.

İnsanın kanını donduran bu vahşeti işleyen canavar ruhlu birkaç adam deyip geçebiliriz.

Ama bu ve benzeri olaylar hiç de geçiştirilecek denli basit hadiseler değildir.

En büyüğünden en küçüğüne kadar değer sahibi ‘insanım’ diyen her ferdin bu tarz vakalarda vebali vardır.

Bu insanları nefislerinin zebunu haline getiren ortam nasıl bir ortam ve iklim nasıl bir iklim İnsan karakterinin iflas ettiği böylesine bir kokuşma hangi boşluğun, nasıl bir aymazlığın, ne tür bir sarhoşluğun ürünüdür

Eğer bir toplumda ‘bu kadarı da olmaz’ diyebileceğimiz tarzda vahim olaylar vuku buluyorsa ve ölümler ve öldürülmeler doğal insanlık sınırının dışına çıkmışsa o toplumun “medeniyet” ile bağlantısı kopmuş demektir.

Albert Camus’nün şu tespiti de bütün toplumbilimcilere, ideologlara, yöneticilere ve kanaat önderlerine yol gösterici olsun: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın”

Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri birinci sayfayı ve gündemi işgal eder hale gelmişse, manşetlere taşınmışsa siyaset, ekonomi ve maddi gelişmişlik üzerine konuşmak gevezelik olmanın da üzerine çıkarak ancak lüzumsuzluk ve münasebetsizlikle ifade edilebilir.

Türkiye’de kadın cinayetleri ve kadına şiddetin direkt ya da zımni olarak destek bulduğu bütün kanallar tıkanmalı, söylemler sahih kaynaklarla bertaraf edilmelidir.

Kitleleri besleyip yığınlara dayanak olan geleneksel ve dinî argümanların sahih referanslarla mutlaka sağlaması yapılmalıdır.

Geleneksel Müslüman topluluklarda yamultulmuş algıların en başında kadın algısı gelmektedir.

Kadını cüzi iradesinden yalıtılmış edilgen bir varlık olarak görmeye pek istekli olan güruhlar hiç zorlanmadan bunun sözüm ona dini dayanaklarını da ihdas ve icat etmişlerdir.

Kadına karşı hiddet ve şiddetin bu denli nesilden nesle intikal eder hale gelmesi, neredeyse anlayışla karşılanacak denli kısık sesle geçiştirilmesi en başta iman ve vicdan sahiplerine yakışmıyor.

Özgecan’a rahmet ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.